comScore

Viv Anderson: 'Türkiye maçını çok iyi hatırlıyorum'

07 Mayıs 2020, Perşembe 17:35
Viv Anderson: 'Türkiye maçını çok iyi hatırlıyorum'

Gazeteci Alp Ulagay, İngiliz Milli Takımı'nın eski futbolcularından Viv Anderson ile FutbolArena için bir röportaj gerçekleştirdi.

FutbolArena - Viv Anderson İngiltere'de milli takımda oynamış ilk siyah oyuncu olarak nam salmıştır. Ancak eski milli oyuncunun Türkiye için farklı bir yeri var. 1984'te İstanbul'da Türkiye'nin aldığı 8-0'lık tarihi yenilgide İngiltere'nin son golünü atmıştı. Uzun ve parlak oyunculuk kariyerinden sonra kısa süre teknik direktörlük de yapan Anderson ile Manchester'da buluştuk ve o meşhur milli maçtan, ırkçılıktan, Alex Ferguson'dan, İngiliz futbolundan konuştuk
 
8-0'LIK MAÇ VE TÜRKİYE
 
1984'te Türk Milli Takımı'na karşı çok meşhur maç oynadınız. Hatırlıyor musunuz?
- 8-0 kazanmayı başardık! İyi hatırlıyorum.
 
İstanbul'a varışınızdan önce herhangi bir özel tavsiye verdiler mi size?
- Türk taraftarların çok tutkulu olduğunu söylemişlerdi bize. Kaldığımız otelin dışında gece boyunca sürekli gürültü yaptıklarını hatırlıyorum. Uyumakta zorlandık. O zamanlar bize çok hasmane davrandıkları doğruydu. Ama maçı çok iyi hatırlıyorum çünkü İngiltere için pek fazla gol atmadım. O gün ise sekizinci golü ben attım. Ayrıca Bryan Robson'a bir gol attırdım, bir tane de Tony Woodcock'a attrdım. Bu sebeple maçı çok çok iyi hatırlıyorum.
 
O zamanki Türk takımı hakkında bir fikriniz var mıydı?
- Hayır, Bobby Robson o sırada Teknik direktörümüzdü. Yani müteveffa Bobby Robson. Türk takımında kimin oynayacağı ve diğer bilgiler hakkında küçük bir dosyamız vardı. Ama hiçbir maçlarını seyretmemiştik. O günlerde rakipleri ve bunun gibi şeyleri izleyebileceğimiz video henüz yoktu. O gün iyi bir futbol oynadık. Rakipten ziyade biz çok daha iyi bir takımdık. Erken bir gol attıktan sonra da kolayca oyuna hakim olduk. Açıkçası 8-0'lık skor da maç boyunca nasıl hakim olduğumuzu gösteriyor. O zaman rakibin ne yapacağını pek bilemiyorduk. Çok iyi bir maç çıkardık, mesela Ray Wilkins'in de o gün çok iyi oynadığını hatırlıyorum. İstanbul gibi bir deplasmanda erken gol attığınızda bu işi kolaylaştırıyor.

 
O gün oyunun gidişatına şaşırdınız mı?
- Evet, sanırım erken bir gol attık. Bryan Robson erken bir gol attı. Bundan sonra peş peşe goller geldi. John Barnes o gün iki gol atmıştı. Biri arka direğe çarpıp girmişti. Birini de sağ ayağıyla attı. John Barnes sağ ayağıyla gol atmışsa iyi bir gün geçiriyorsunuz demektir! Robson üç, Woodcock iki gol attı. Sonra John Barnes o iki gol attı. Bir golü de ben attım.
 
Maçın görütülerine bakınca attığınız golden sonra çok mutlu görünüyordunuz. İngiltere milli takımı için ilk golünüzdü bu. Toplam 30 milli maçta da sadece iki gol attınız. Sizin için ne ifade ediyordu?
- Milli takımda oynamaktan zaten mutluydum, İstanbul'daki deplasman maçında gol atmak da benim için büyük bir başarıydı. Tony Woodcock'a ve Bryan Robson'a attırdığım gollerden sonra bir tane de kendim atsaydım harika olacaktı. Ön direkte birisi topu aşırdı ve ben de boş kaleye kafayı vurdum. Sanıyorum top kornerden gelmişti. Ülkeniz için gol atmak büyük bir onur, büyük bir ayrıcalık gerçekten.
 
O dönemde Türkiye, Malta ve Lüksemburg gibi Avrupa'nın en küçükleri ile aynı seviyedeydi. O zamandan beri Türk futbolu çok gelişti. Bugünlerde Türk futbolu hakkında bir düşünceniz var mı?

- Tatillerim için her yıl Türkiye'ye gidiyorum. İki-üç hafta oradayım. Geçen senelerde Türkiye'de Robin Van Persie'nin oynadığını gördüm. 8-0 kazandığımız günden bu yana bir çok çok gelişti Türk futbolu. Sanırım Dünya Kupası'nda yarı finale çıktılar değil mi? Santraforunuz Hakan Şükür'ü hatırlıyorum. Gerçekten çok iyi bir oyuncuydu. Türkye çok gelişti, yarı finallere çıktılar. Şimdi yeniden takım kuruyorlar. Bazı iyi oyuncularınız var. Leicester'deki delikanlı, Çağlar Söyüncü gerçekten iyi bir oyuncu. Tüm Avrupa'da iyi oyuncularınız var. Taraftarların da çok fanatic olduğunu biliyorum. Türkiye'de birçok maça gittim, mesela Fenerbahçe'yi izledim. Yakından gördüm bunu.

 
PLAJDA KEŞFEDİLDİM
 
Her şeyden önce, Nottingham'daki çocukluk ve gençlik döneminizi sorayım. Futbol ilk tutkunuz muydu?
 
- Her zaman futbol birinci sıradaydı. Hep futbol oynadım, arkadaşlarımla sokaklarda geç saatlere kadar. O dönemde okul takımında ve bazı yerel takımlarda oynadım. Futbol her zaman ilk aşkımdı. Ama her sporu yapmamız gerekiyordu. Kriket, atletizm, biraz ragbi, tenis, koşu... Böylece tüm sporları denedik.
 
Ailenizde sporcu var mıydı?
 
- Annem bir koşucuydu. Ulusal şampiyonada yarışacak kadar iyi değildi ama atletti. Babam ise büyük bir kriket izleyicisiydi.
 
Aileniz, profesyonel bir futbolcu olmak için bir yeteneğiniz olduğunu ilk ne zaman fark etti?
 
- Yaklaşık iki saat uzaklıktaki Skegness'e tatile giderdik. Orada kumsalda kendi başıma futbol oynuyordum. 10, belki 12 yaşında olmalıyım. Sonra bir adam geldi yanıma ve '' Sheffield United için seçmeye girmek ister misin?” diye sordu. Onu ailemin yanına götürdüm. Onlara da seçmeden bahsetti, kendimi geliştirip geliştiremeyeceğimi görmek istediklerini söyledi. Bu sayede Sheffield'a gittim. Kısa bir süre sonra bu kez Manchester United beni idmanda gördü ve “United'a gelir misin?” dediler. Sonraki bir yıl boyunca her tatil günü Manchester'a gittim. 15 yaşında olmalıyım. Ama 12 ay sonra ilerleyebileceğimi sanmadıklarını söylediler ve beni yolladılar. Nottingham'a geri dönmek zorunda kaldım. Okulu da bırakmıştım, gidip bir iş bulmam gerekiyordu. Beş hafta boyunca serigrafçı olarak çalıştım. Dönüm noktası ise Nottingham Forest'ın beni istemesi oldu. Genç takımda stajyer oyuncu sözleşmesi önerdiler. İmzaladım, önce genç takımda oynadım. 17 yaşında da A takımda ilk maçıma çıktım.
 
Taraftarı olduğunuz Manchester United tarafından reddedilmek sizi ne kadar hayal kırıklığına uğrattı?
 
- Çok hayal kırıklığına uğradım. Sıkı bir United taraftarıydım. Antrenmana gittiğimde, yan sahada George Best, Bobby Charlton ve Denis Law çalışırdı, biz de antrenmana ara verip onları izlerdik. Tüm yıl okul tatili, hafta sonu demeden gidip gelmiştim antrenmanlara. Sonra burada yapacağını düşünmüyoruz” dediler. Gerçekten büyük bir hayal kırıklığıydı.
 
BRIAN CLOUGH ÇOK ÖZEL BİR KİŞİYDİ
 
Bu olay size şans da getirmiş olabilir. Nottingham Forest'ın dört yıl boyunca, yani 1977 ile 1981 arasında yaptıkları İngiliz futbolunda en başarılı dönemlerden biri olabilir…

 
- Evet. Beş yıllık dönemde aynı oyuncu grubuyla arka arkaya Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandık. Bunu bizden sonra hiçbir İngiliz kulübü yapamadı. Gerçekten iyi bir kadromuz vardı. Bir kez de lig şampiyonu olduk, sonraki yıl ikinciydik.
 
Ayrıca bir 2. Lig şampiyonluğu, iki Lig Kupası. İnanılmaz üç ya da dört yıllık bir dönem. Dört yıllık bu muhteşem dönemin ardındaki temel faktör neydi?
 
- Teknik direktör Brian Clough büyük bir etki yarattı. Geldiğinde iyi bir çekirdek vardı o da çok iyi oyuncular transfer etti. Ben vardım, Tony Woodcock, Gary Birtles. Martin O'Neill de oradaydı. Hep milli takımlarında oynayan bir oyuncu grubuydu bu. Clough çok, çok özel biriydi. Nottingham Forest'ın seyirci ortalaması 19 bindi. Bir Londra takımı değildik. Hiçliğin ortasında küçük Nottingham'dık biz. Ama o herkesi harekete geçirdi. Sir Alex Ferguson'a çok benziyordu. İkisi de doğru şekilde futbol oynatmak isterdi Oyunu yerden oynamak ve gerçekten çok çalışmak ana ilkelerdi. Benim kariyerim üzerinde de büyük bir etkisi oldu.

 
Peki ya antrenman temposu nasıldı?
 
- Antrenmanları yardımcısı Jimmy Gordon yaptırırdı. O dönemde yaptığımız tüm antrenmanları önceden konuşurduk. Pazartesi sabahı gelirdik ve “Jimmy, bugün beşe beş oynamak istiyoruz” derdik. Çünkü cumartesi veya çarşamba günü bizden ne beklediğini iyi biliyorduk. Antrenmanda ise istediğimizi yaptık çünkü Clough maç günü iş oynamaya geldiğinde her ne olursa olsun maksimumuzu vereceğimizi bilirdi. Ama antrenmanda işler yolunda gitmezse teknik direktörümüz bizzat sahaya inip müdahale ederdi. Ancak o beş yıllık süre içinde herhangi bir sorun da çıkmadı. Genelde yapmak istediğimizi yaptık.
 
Arsenal'e transfer olduğunuzda ise çok farklı bir antrenman temposuyla karşılaştınız değil mi?
 
- Tamamen farklıydı! Böyle bir şeye alışık değildim çünkü hep cumartesi günkü maça ve bunun idmanını bilirdik. Pazartesi günü 10 km koşmak zordu doğrusu. Bu yüzden alışmak biraz zaman aldı.
 
IRKÇILIK YÜZÜNDEN SAHADAN ÇIKSAM FUTBOLA DEVAM EDEMEZDİM
 
Irkçılık meselesine gelelim. Sizden 10 yaş genç Les Ferdinand ile konuştuğumda bile, 1980'lerin ortasında akıl almaz bir ırkçılıktan bahsediyordu. Sanırım 1970'lerde durum daha kötüydü. Newcastle'daki bir Lig Kupası maçına dair bir hikâyeniz var değil mi?

 
- Evet. Hikâye şöyle: Diğer oyuncularla zemine bakmak için sahaya çıktım, sürekli kötü tezahürat vardı. Takımdaki tek siyah oyuncuydum. Galiba maçtan bir saat önceydi. Tribünde de hiç siyah yüz yoktu. Yuhlamalar hatırlıyorum. Sonra soyunma odasına geri dönüp Brian Clough ile konuştum. “Bu akşam oynayabileceğimi sanmıyorum çünkü beni yuhalıyorlar.” O da bana dedi ki, “Oynuyorsun. Bunun için buradasın. Oynayamayacak olsaydın buraya gelmezdin. Ne söylediklerine, ne yaptıklarına hiç aldırma ve çıkıp oyna.” Yani seçeneğim yoktu. Unutmayın, 70'li ve 80'li yıllarda durum böyleydi. Eğer oynamayacağımı söyleseydim, kariyerime devam edemezdim. Oyuncular istedikleri zaman sahadan çıkıp gidemezdi. Farklı bir zaman, farklı bir dönemdi. Futbolcu olmak istedim ve bir futbolcu olabilmemin tek yolu da oynamaya devam etmek ve tribünlere kulağını tıkamaktı.
 
Bu durumla ne sıklıkta ​​karşılaştınız?
 
- Öyle her maçta değil. Ülkenin belli yerlerinde, Londra'da mesela West Ham'a giderseniz buna maruz kalırdınız. Bir de benim için biraz farklıydı. Cunningham, Cyril Regis, John Barnes hep yetenekli oyunculardı, forvetti. Benim işim topu kaleden uzak tutmak, kanat oyuncusunu marke etmekti. Yani benim maruz kaldığım muamele onlarınki gibi değildi. Onlara kıyasla daha az tezahürata maruz kalıyordum. Ama dediğim gibi başka seçeneğim yoktu. Sadece futbol oynamak istiyordum, olabildiğince iyi olmaya çalışıyordum.

 
Antrenörlerden veya yöneticilerden gelen bir ırkçılıkla hiç karşılaştınız mı?
 
- Şahsen, hayır. Çalıştığım teknik direktörler açısından çok şanslıyım. Elbette Brian Clough vardı, sonra Arsenal'e gittiğimde Don Howe teknik direktördü. Ardından George Graham geldi. Sonra Sir Alex Ferguson'la çalıştım. Ardından Ron Atkinson. Bu yüzden altında çalıştığım tüm teknik direktörler sorunsuzdu. Terry Venables da İngiltere U21'deki teknik direktördü. Onlarla hiçbir zaman sorun yaşamadım. Bana sadece yetenekli bir oyuncu olarak baktılar, tenimin rengine değil.
 
Bugün futboldaki çeşitlilik durumu nasıl? Geçen yıl haklı olarak siyah antrenör eksikliğinden şikayet ediyordunuz. Bu biraz garip değil mi?
 
- Sanırım bu konuda yapacak çok işimiz var. Şöyle bir önyargı var: Siyahlar gerçekten iyi oyuncu olurlar ama teknik direktörlük yapamazlar. Halbuki siyahlara teknik direktörlük yapma fırsatı verilmeli. Bu sebeple onlara bu fırsatı sağlayacak ABD'deki Rooney Kuralı benzeri bir uygulamanın savunucusuyum. Ama bu şöyle olmamalı: Siyah teknik direktörle mülakat yapıp işi yine beyaz teknik direktöre vereceğiz. Bu lafta kalmamalı yani. Bu konuda sanırım daha gidecek çok yolumuz var. Ben lig tarihindeki ilk siyah antrenörlerden biriydim. Ben, bir de Lincoln takımının teknik direktörü Keith Alexander. İlk o geldi göreve. Ben de görevde kısa bir süre kaldım. Tabii bu 25 yıl önceydi. O zaman herkes bunun bir devrimin başlangıcı olduğunu söylemişti, ama hiç de öyle olmadı. Hâlâ siyah veya Asya kökenli teknik direktörlerin eksikliğinden bahsediyoruz. Yani bir şeyleri değiştirmeliyiz çünkü yıllar önce işe yarayacağını düşündüğümüz yöntemler bir şekilde işe yaramadı.
 
Mesela Sol Campbell'e bakın. Teknik direktör olarak futbol piramidinin en altından yukarı tırmanmaya çalışıyor…
 
- Sol, Macclesfield'daydı. Paul Ince de Macclesfield'da başladı. Paul Ince ve Rio Ferdinand'a bakıyorum, ya da Andy Cole ve Dwight Yorke'a... Bu eski oyuncular İngiliz futbolunun kaybıdır. Şu an futbolun içinde hiçbir görevleri yok. Ve ne yazık ki deneyimlerini gençlere aktaracak fırsatı bulamıyorlar. Antrenörlük diplomaları olsa bile bu deneyimlerini kullanmadıklarını görüyorum. Başka birisi daha, Emile Heskey. Futbola girmek istiyorlar, ama çok, çok zor çünkü onlara fırsat verilmiyor. Onlara hiç fırsat verilmeyecekse bu sertifikaların anlamı nedir o zaman? Tribündeki genç siyah ya da Asyalı çocuklar da onları örnek alabilir.
 
Bugün hâlâ bazı ırkçı tezahüratlar veya ırkçı kişiler görüyoruz. Belki İngiltere'de daha nadir, ancak Avrupa'nın başka ülkelerinde daha çok. Mesela geçen yıl Bulgaristan'da yaşananlar… Bunlara ne yapılmalı?
 
- Bence Bulgaristan ile alakalı daha sert bir tutum alınmalıydı. Güya UEFA'nın üç madde kuralı var. Bu üç madde kuralı geçildiğinde takımlar sahadan çekilmeli. Para cezaları acınacak seviyede. Bulgarlar için 65 bin Sterlin para cezası verildi. Bazı oyuncular bunu bir günde kazanıyor. Saçma. Seyircisiz maç yasağı olabilir. Bir sonraki aşama ise takımları turnuvadan atmak olmalı. 2020 yılında bu artık kabul edilebilir bir şey değil. Oyuncular sahaya çıkıyor ve küçük bir azınlık onlara hakaret ediyor. Bunun küçük bir azınlık olduğu belli. Mümkün olduğu kadar fazla gürültü ve kargaşa yapmak için stattaydılar, sonra hep beraber ayrıldılar. Mesela para cezası beş milyon sterlin olsaydı, Bulgaristan Futbol Federasyonu da “bu kişileri yeniden stadyumlarımızda istemiyoruz. Ne gerekiyorsa yapalım, asla geri gelmesinler. Onları istemiyoruz” diyecekti. Taraftarların büyük bölümü de diyecek ki: “Biz Dünya Kupası'na gitmek istiyoruz. Avrupa Şampiyonası'nda olmak istiyoruz. Ama küçük bir azınlık yüzünden bize bu fırsat verilmiyor.” Sanırım böyle bir şey yapmak lazım. İngiltere'de işler bir süredir oldukça iyiydi. Sonra aniden Raheem Sterling gibi oyunculara yönelik farklı şeyler duyduk. Bence burada da daha ağır cezalar olmalı.

 
MİLLİ TAKIMDA İLK SİYAH OYUNCU OLMAK İÇİN UĞRAŞMADIM
 
1978'de İngiltere Milli Takımı formasını giyen ilk siyah oyuncu olduğunuz giydiğiniz ünlü maç var. Bunu bekliyor muydunuz?

 
- Hayır hayır hayır. O dönemde benim için ve Laurie Cunningham'dan bahsediliyordu. Onunla oda arkadaşıydık. Maç öncesi odada genel konuştuk, ilk milli siyah oyuncu olacağımızdan filan hiç bahsetmedik. Ama ilk formayı giyen ben oldum. Bu özellikle için çabaladığım bir şey değildi. Kimin olacağı konusunda çok rahattım. Şanslıydım ki ilk 11'de sahaya ben çıktım. Ancak Laurie de U21'de milli olan ilk siyah oyuncuydu, ki bu da çok büyük bir kilometre taşıydı.
 
O zaman buna tarihi bir olay gibi mi baktınız yoksa böyle bakmak için çok mu gençtiniz?
 
- Evet, çok gençtim böyle bakmak için. O akşam tek amacım profesyonelce oynamak ve savunmadaki ilk müdahaleyi iyi yapabilmek, sahada takım arkadaşlarımı hayal kırıklığına uğratmamaktı. Babam da maçtaydı, bazı yakınlarımız da oradaydı. Sonraki maçlarda da kadroda olmak istedim. Yani buna çok, çok odaklanmıştım. Bütün amacım iyi oynamaktı.
 
Ve Dünya Kupası... 1982'de ve 1986'da kadroda yer alıp hiç dakika alamadığınıza pişman mısınız?
 
- Hayır. Yıllar önce Skegness'teki o plajda bu yolculuğa başladığımda birisi bana “İngiltere Milli Takımı'nda 30 kere oynayacaksınız ve tüm bu kupaları kazanacaksın” deseydi deli olmalı derdim çünkü bu noktaya geleceğimi asla düşünmemiştim. İlk Dünya Kupası'nda 1982'de gittim ama önümde çok daha deneyimli oyuncular vardı. Teknik direktörümüz deneyim kazanmam için beni kadroya almıştı. Oynayabileceğimi düşünmemiştim bile çünkü Mickey Mills ve Phil Neal gerçekten deneyimli beklerdi. 1986'da ise yine kadrodaydım ama kupadan önce hafif bir sakatlığım vardı. Bu sebeple Bobby Robson hem beni hem de Gary Stevens'ı kadroya almıştı. Takım çok başarılı oldu ve tarihe geçti, ama hiç pişmanlığım yok. Elbette Dünya Kupası'nda oynamak isterdim ama futbol böyledir. Bu arada 1980'de İtalya'daki Avrupa Şampiyonası'nda oynadım, İspanya maçı olmalı.
 
SIR ALEX FERGUSON'IN İLK TRANSFERİYİM
 
Aynı zamanda Alex Ferguson'un Manchester United'daki ilk sezonlarına bizzat şahitlik ettiniz. Hatta 1987'de onun ilk transfer ettiği oyuncuydunuz.
- Evet. Arsenal'den gelmiştim. Beni Manchester United'a karşı oynarken de izlemişti. Bryan Robson beni aradı ve “Yeni teknik direktörümüz seni istiyor” dedi. Alex ile buluştum ve Manchester United'a gitmem konusunda beni ikna etti. Elbette kupalar kazanmak isiyorduk. 31 yaşındaydım ve deneyimim sebebiyle beni istemişti. Büyük maç tecrübem çoktu.
 
İlk sezonları nasıl geçti?
 
- Onun için çok zor bir dönemdi çünkü genç bir kadro vardı elinde. Teknik ekip de bu oyuncuların ileride çok iyi olacağını düşünüyordu. Ferguson da iyi olup olmayacaklarını görmek için onlara fırsat verdi. Sonra ortaya çıktı ki bu ilk oyuncu grubu düşündükleri kadar iyi değilmiş. Kovulacağına dair söylentiler vardı. O dönemde deplasmanda Nottingham Forest ile çok önemli bir kupa maçı oynadık ve 1-0 kazanmayı başardık. Golü Mark Robbins atmıştı. Sonra da yolumuza devam edip FA Cup'ı kazandık. Bundan sonraki dönemde Beckham, Giggs, Scholes ve Neville'ler devreye girdi ve takım da çok daha iyiye gitti. Sir Alex işine çok bağlıydı ve Manchester United'a o şampiyonlukları kazandırmaya çok odaklanmıştı. Bunu görebiliyordunuz.
 
Siz de 37 yaşına kadar oynamaya devam ettiniz…
 
- Hatta 39 yaşında da oynadım. 1. Lig'den Premier League'e çıkma yıllarında Middlesbrough için oynadım. Bugün hâlâ Middlesbrough'da oynamış en yaşlı oyuncuyum. Aslında yardımcı antrenördüm. Ama sezon içinde çok fazla sakatlık ve hastalık yaşadık. Benim aynı zamanda oyuncu sözleşmem vardı. Sezonun son dört maçında sahaya çıkıp oynadım çünkü başka oyuncumuz kalmamıştı. O yaşta oynayabileceğimi zannetmiyordum ama çok keyif aldım üstelik Premier League'e çıkmayı başardık. Sanırım bu kendinize dikkate etmekle alakalı, bununla ilgili doğru şeyleri yaptığınızdan emin olun. 63 yaşında da aynılarını yapıyorum.
 
Arada Sheffield Wednesday ile iki kupa finali oynadınız. 1993'teki o final maçlarını izledim. 37 yaşında ve takım kaptanıydınız üsttelik…
 
- O unutulmaz finallerin birinde sakatlandım ve tekrar maçını kaçırdım. Çok iyi bir dönem geçirdim Sheffield'de. Gerçekten iyi oyuncular vardı. Ancak talihsizdik, finallerden hiçbirini kazanamadık.
 
1992-93'te Premier Lig'in ilk sezonunda da oynadınız. O zamanlar sadece birkaç yabancı oyuncu vardı. Belki bir Danimarkalı, bir İsveçli, o kadar…
 
- Evet, çok değildi. Sonra biz Middlesbrough'dayken Ravanelli, Juninho ve Emerson'u satın aldık. Şimdiki teknik direktörleri anlıyorum: Leicester'dan Madison'ı almaya kalksanız size 80-100 milyon sterline patlayacak. O seviyede olmasa da yakın kalitede bir oyuncuyu yurtdışından yarı fiyatına alabilirsiniz. Mesela Çağlar Söyüncü'ye bak. Onun için ne ödediler? 15 milyon Sterlin. Ligde üçüncü sıradalar ve onun da gerçekten iyi bir oyuncu olduğu ortaya çıktı. Kulüpler bunu yapmak zorunda. İyi araştırma yapmak ve bir servete mal olacak İngiliz oyuncuların aksine en kelepir yabancıları bulmak zorunda.

 
Antrenörlük diplomalarınızı ne zaman aldınız?

- Bir yıl Barnsley'de oyuncu antrenördüm. Bu sebeple benden asla antrenörlük belgesi istemediler. Böylece hem oynadım ve hem takımı yönettim. Ama şimdi bu işler benim yaptığım döneme göre değişti. Bence yeterli eğitimi almış eski oyunculara mülakat için bir fırsat verilmeli. Bu belli kriterleri geçerlerse antrenörlük yapabilmeliler.
 
Neden teknik direktörlüğe devam etmediniz?
 
- Bryan Robson'ın yardımcısı olarak Bryan Robson ile Middlesbrough'a gittim. O bir yandan da oynuyordu. Bu sebeple saha kenarında konuşmanın çoğunu ben yapıyordum. Bir yıl sonra oradan ayrıldığımızda farklı takımlara gitmek için birkaç fırsatımız oldu. Bryan, Bradford'a gitmek istedi ama ben istemedim. Sonra farklı takımlar için birkaç teklif aldım ama hiçbirini kabul etmedim. Bunun üzerine bir etkinlik şirketine girdim bir süre onlarla çalıştım. Yaklaşık dört yıl önce Play on Club'ı kurdum. Eski oyuncularla ve mevcut oyuncularla ilgileniyoruz. Bir mobil uygulamamız var. Onlar için farklı şeyler geliştiriyoruz.
 
PREMIER LEAGUE VE BUGÜNÜN FUTBOLU
 
İngiliz kulüp futbolunun bugünkü seviyesini nasıl buluyorsunuz? Geçen yıl Avrupa'da dört finalist vardı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 
- Son dönemde çok güçlü İngiltere futbolu: Özellikle Manchester City'ye bakarsanız Liverpool'a bakarsınız, Chelsea'ye bakarsınız, Tottenham'a bakarsınız çoğu Avrupa finallerinde. Çünkü Premier League çok iyi. Tüm Avrupa ve dünyanın üzerinde. Maç yayınları her hafta sonu 200 ülkeye veriliyor. Premier League şu anda dünyanın en güçlü liglerinden biri.
 
City ve Liverpool'un oynadığı futbolu beğeniyor musunuz?

- Ah evet. Manchester City harika, Liverpool da öyle. Bence şu anda İngiltere'deki takımların çoğunu izlemek güzel. Yurtdışında seyredenler de harika buluyor bu takımları. Genelde maçlar çekişmeli geçiyor. Burası iki ya da üç gerçekten iyi olduğu ve geri kalanının o kadar iyi olmadığı İtalyan ligi veya İspanyol ligi değil. İngiltere'de mesela bir hafta Manchester United Bournemouth'a yenilebiliyor. İspanya'da mı, İtalya'da bu oluyor mu? En iyi takım en alttaki takıma kaybedebilir. Ligimizin rekabet gücü bence gerçekten iyi.
 
Biraz da sizin mevkiinizden bahsedelim: Savunma bekleri. Liverpool'da Alexander-Arnold ve Robertson, Manchester City'de Walker ve diğer oyuncular gol atıyor, attırıyor. Bugünün bek oyuncuları ne kadar farklı? Mesela Brian Clough'un size önce savunma yapmanız için para ödediğini yazmıştınız…

- Evet. Bence de her şeyden önce savunma yapmak zorundasın. Ama şimdi modern oyun biraz farklı. Mesela bu sezon Manchester City-Southampton maçına gittim. City'nin merkez savunmacıları rakip sahanın neredeyse 15-20 metre içinde oynuyor. Top yüzde 80 oranla Southampton sahasında. Rakibi çözmekle öylesine meşguller ki bekler de hep ileriye gidiyor. Ayrıca karşılarında savunmaları gereken kanat oyuncuları da yok. Bu sebeple ileri çıkmaya daha fazla teşvik ediliyorlar çünkü top genelde rakip sahada. Neredeyse bir kanat oyuncusu gibi oynuyorlar. Benim dönemimde John Barnes gibi marke etmek zorunda olduğun kanat oyuncuları vardı karşımızda. Senin onları geriye ittiğin gibi onlar da seni itmeye çalışırdı. Yani bugün tamamen farklı bir oyun oynanıyor.
 
Bugünün teknik direktörleri… Beğendikleriniz var mı?


- Pep Guardiola üst düzey teknik direktörlerden biri olmalı. Bakın Liverpool'dan Man City'ye gittiğinde Raheem Sterling'e herkes “parayı aldı, o kadar da iyi bir oyuncu değil” diyordu. Ama Pep ve ekibi antrenmanda ne yaptıysa onu dünya standartlarında bir oyuncuya dönüştürdü. Sterling oraya ilk gittiğinden artık tamamen farklı bir oyuncu ve sahada daha etkili bir oyuncu Sanırım kapalı kapılar ardında yaptıklarıyla muhteşem bir iş çıkardılar. çünkü Liverpool'dan Manchester City'ye giden oyuncu aynı değil. Benim için Pep dünyanın en iyi teknik direktörlerden biri. Daha önce de dünya standartlarında bir teknik direktör olduğunu kanıtladı. Oynadıkları oyuna bakmak yeterli. Ayrıca bireyleri alıyor ve daha iyi birer oyuncu haline getiriyor. Bu da iyi bir teknik direktörlüğün işareti. Bence Stones daha iyi bir oyuncu, Walker farklı ve daha iyi bir oyuncu, Kevin Debruyne daha iyi bir oyuncu. Sergio Aguero daha iyi bir oyuncu. Daha üst seviyeye getirdiği oyuncuların bir listesini yapabiliriz.
 
İNGİLTERE MİLLİ TAKIMI'NIN BUGÜNÜ
 
İngilitere Milli Takımı'nı nasıl buluyorsunuz? 2018 Dünya Kupası'ndaki başarıyı tekrarlayabilir mi yakın gelecekte?
 

- Southgate genç oyunculara takıma katmaya çalışıyor. Dortmund'dan Sancho'yu alıyor mesela ve birkaç genç oyuncumuz daha var. Chelsea'de birkaç oyuncu var. Mesela Mason Mount. Leicester'dan Madison var. Bu gençler geliyor. Yani kimleri seçeceği ilginç olacak. Geçen yıl kadro biraz değişti. Bazı eski oyuncuları dışarıda bıraktı. Ama ben heyecanlıyım. Önümüzdeki birkaç yıl İngiltere için gerçekten iyi olacak.
 
Gareth Southgate, Premier Lig'deki genç oyuncular için oyun sürelerinin azlığından şikayet ediyordu. Bunu aşmak için bir engel olarak görüyor musunuz?
 
- Manchester City'da Phil Foden'a bakın mesela, bence gerçekten çok iyi bir oyuncu. Peki Bernardo Silva, David Silva, Fernandinho, Gündoğan'a varken nasıl oynayacak? Yani önünde çok iyi oyuncular var. Bu genç çocuklar için süre almak çok zor. Alternatif, belki de orta sıralardaki bir Premier Lig takımında oynamaktır. Ama bu da Man City'nin oynadığı gibi oynayan bir kulüp olmalı. Topu ileri diken bir takıma gidemez. Yani hangi takıma gideceğini seçmek de zor iş.
 
Buna karşılık Chelsea'de durum çok farklıydı bu sezon değil mi?
 
- Bu da transfer ambargosu yüzünden oldu. Bu olay Chelsea'ye birçok açıdan yaradı. Çünkü transfer pazarına giremediler. Bu da işlerine yaradı. Mesela Tammy Abraham harika bir örnek. Championship'te goller atmıştı. A takıma geri geldi ve Chelsea'de atmaya başladı. Sezon başında Süper Kupa'da penaltıyı kaçırdı. Lampard onu ilk 11'den çıkarabilirdi sosyal medyadan gelen tepkiler yüzünden. Kenarda da Giroud bekliyordu ama sonraki cumartesi Frank Lampard hayır dedi, genç oyuncuma sadık kalıyorum. Ve o cumartesi günü o genç delikanlı, Norwich'e iki gol attı. Burada teknik direktörün hakkını vermek lazım. “Eski, deneyimli oyuncuyu oynatacağım” diyebilirdi ama öyle yapmadı. Ancak yabancı oyuncu çokluğu nedeniyle fırsat verilmeyen birçok genç oyuncu var. Ama ne yapabiliriz ki?

Röportaj: ALP ULAGAY

FutbolArena Haber Turu (26 Mart 2020)