Futbolun her geçen gün dünya üzerinde farklı boyutlara doğru gitmesi, her dönemin kendi içinde bazı karakteristiklere sahip olması doğaldır. Hiç şüphesiz ki bu doğallıklar içinde en güzel beklenti futbolsever gözüyle bizlerinkidir: Hızlı ve tempolu futbol, bol gol, yıldız oyuncu izleme keyfi, tribünlerdeki müthiş atmosfer…
Çocukluğumuzun “Süt Kupası”, Nottingham Forest'li günlerinden, Metin-Ali-Feyyaz'lı dönemlere, Euro-96'ya İmparator ile katıldığımız ilk günlere, G.Saray'ın Avrupa şampiyonluğuna, Şenol Güneş'in mutluluk deparları attığı Samuray İlhan'ın 2002 Kore-Japonya'sı derken veritabanında futbol güzellikleri şekilleniyor, birikiyor, çağın getirdikleriyle birlikte yeni sayfalar açmaya devam ediyor.

2008-2012 arasında öyle bir Barcelona izledik ki, Cumartesi gecesi 23.00'a denk gelen maçları uyku sorunu çekmeden ve can alıcı gözle izleyebilmek için gündüzleri “Barça” uykusuna yatar hale gelmiştim.
Euro-2012 süreci İtalya heyecanıyla ve İspanya sıkıcılığıyla geçti. Sözümonaİspanya da makinaydı ama biz o makinanın uzay versiyonunu Barcelona'da gördüğümüzden tatmin etmiyordu bizi.
Tartışmasız şekilde her geçen gün beklenti büyüyor. Beklentinin büyümesi bir kenara, Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası gibi 4 senede bir yapılan dev organizasyonlarda insan doğal olarak “hakkını verin futbolun güzelliğinin!” beklentisinde, arzusunda oluyor. Organizasyonda yer alabilmek için 2 sene boyunca milli takım seviyesinde eleme maçları oynuyorsun, katılmak için yırtınıyorsun, başardığında da hem futbol, hem de emek olarak karşılığını almalı, dünya futbolseverine de bu karşılığı tatmin edici şekilde vermelisin.

AYNI TERANE…
Süper Ligi'mizde de her sezon bazı teknik direktör ve futbolcu tiplemeleri hasta eder bizleri. Sezonun ilk 5-6 haftası “takımımız uyum sürecinde, zamanla iyi futbol oynayacağız”derler ki gerçekten doğaldır, kabul edilebilir. 5-6 hafta geçer, bu kez Avrupa maçları ya da kupa maçları başlar, o takımdan futbol tatminimiz hala istenilen seviyede değilse, mazeretler yine gelir:“Aynı anda 2 ya da 3 kategoride mücadele zor, elimizden geleni yapacağız”. Sonrasında klişeleşmiş hakem veryansınları yapılır, “iyi oynuyorduk ama hakem oynatmadı, izin vermedi”. Ligin ilk yarısının sonlarına girilir, hava ve saha şartları zorlaştığı söylenir, genel bir performans değerlendirilir ve “2.yarıda daha iyi olacağız” teranesine geçilir.
Ligin 2.yarısı başlar, “aramıza yeni katılan arkadaşların uyum sürecini çabuk atlatmasını bekleyeceğiz” ile 4-5 hafta geçer ki, 21. haftadan itibaren de “artık iyi futbolun önemi yok, puan aslanın midesinde, ligde kalalım veya şampiyon olalım gerisi önemli değil”.
Peki babacım biz ne zaman futbol izleyeceğiz?

HEVES VE KURSAK…
İngilizleri bu yüzden seviyorum. İngiltere'nin Premier Ligi'ni, Championship'ini, Division-1 ve 2'sini, Carling Cup'ını izlemeye bu yüzden bayılıyorum. Ligimizde zihniyet olarak koca sezonda 20 tane nefis maç izlersek İngiltere'de en fazla 20 tane maçı zevksizlikten ve futbolsuzluktan çöpe atıyorsun. Futbolcu olsam, bu yüzden Sunderland'de forma giymeyi, Avrupa'nın diğer büyük liglerinin takımlarında oynamaktan daha çok tercih ederdim.
Lafı uzatmış gibi gözükmekle birlikte aslında şu ana kadar yazdıklarım bir rehabilitasyon çalışmasıydı. Fransa-Almanya maçındaki futbola olan öfkemi, ancak bu kadar uzun bir giriş yaparak dindirebilirdim. “Niye geldiniz abi Brezilya'ya?” diye saldırmak istiyor insan. Honduras'a 3, İsviçre'ye 5 atarken şampiyonluktan bahsediyordunuz, bu muydu futbolunuz? Honduras ile Tavşanlı Linyit dekafa kafaya oynayabilir hiç şüphesiz. Okurken ve yazarken “dağ” gibi isimlere sahip bu iki ülkenin adı “strateji” olan bu sıkıcı ve umutsuz futbolu izletme hakkı ne yazık ki yok, olmamalı. Taktik savaşı elbette olabilir, ancak bir tepki, bir hırs izlemek istiyor insan. Kupada oynanan ve 4-0 biten bir maçın rövanşı edasında ve skor 1-0 olmuş, ümitler tükenmiş bir ruh hali ve isteksizliği.
SEÇ BAKALIM…
55 dakika top oyunda kalmış Fransa-Almanya maçında. Tek gol olduğu için hatırlayacağız Hummels'in kafasını. Aklımda kalan 2.enstantane son anlarda Benzema'nın şutuna Neuer'in yumruğu. Başka? Tat aldığınız başka bir an?
Sadece 4 saat sonrasında ev sahibi Brezilya, turnuvanın en formda ve dikkat çeken takımlarından Kolombiya ile oynadı. Sosyal medyada spor medyamızın yazarları nefis maç, müthiş heyecan, futbola doyduk, nefessiz kaldık yazdılar. Çünkü maçta adrenalin vardı, mücadele vardı, kazanma hırsı vardı, tempo vardı, rakip kaleye çabuk gitme isteği vardı, yıldızların güzel hareketleri vardı, stres vardı, tribün keyfi vardı…

Son düdükle maç 2-1 bittiğinde, çimler üzerinde genç yıldızın gözyaşları vardı, James'i 60 bin taraftara alkışlatmak için işaret eden Brezilya'nın defanstaki yıldızı ve attığı müthiş frikikle maçın adamı David Luiz vardı.
Hangi maçta oldu bunlar?
Turnuvada topun oyunda en az süre kaldığı, sadece ve sadece toplam 39 dakika topun oynandığı bir maçta…
Hangi maçta oldu bunlar?
Uzatmalara giden ve 120 dakika süren maçlardaki faul sayısını bile geçecek rekor sayıda faulün olduğu (Brezilya 31, Kolombiya 23 faul) toplam 54 faul düdüğü çalınan maçta…
Fransa ve Almanya'ymış…Peh!

Dünya Kupası, futbol demek, keyif demek, müthiş organizasyon demek, eğlenmek demek… Dünya Kupası demek, 2002'de FIFA değerlendirmesinde ve izleyici anketlerinde en eğlendirici takım ödülünü alan, maçları birbirinden keyifli ve seyir zevki dolu geçen Türkiye demek…
Işınla beni Scotty, mümkünse Şenol Güneş'in yedek kulübesindeki koltuğunun yanı olsun!
Işınla beni Scotty, mümkünse Şenol Güneş'in yedek kulübesindeki koltuğunun yanı olsun!
Murat Fevzi Tanırlı
Twitter: @mftanirli

