FutbolArena - 2008-2012 arasındaki Barcelona'nın müthiş futbolu ve başarıları, hiç şüphesiz dünya futbol tarihindeki altın sayfaların en başında yer alacağı aşikar. Son 2 yılına baktığımızda ise zihniyet, istek ve mantalite farklılıkların getirdiği sonuç ortada. Ligin son maçını kazanması durumunda şampiyon olacak bir takımın sergilediği futbolun, yansıttığı kazanma arzusunun, Camp Nou'daMourinho'nun Real Madrid'ini 5-0'lık skorla ezma iştahındaki takımla %1 dahi uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Aragones ile başlayan 2008 Avrupa Şampiyonluğu, Del Bosque ile devam eden 2010 Dünya ve 2012 Avrupa Şampiyonluğu'nun ardından dünkü Hollanda maçına geldiğimizde de Barcelona'daki aynı duygulara sahiptim. Maç öncesindeki tahminlerim de gerek sosyal medyada, gerek bahis yazarlığı yaptığım sitedeki yorumlarımda da Hollanda kaybetmez paralelindeydi.

Maç başladığı anda gözlerim Arda'yı aradı. İspanya forvetinde Diego Costa'ya yalnız adam olarak gönderilen her topta acaba arkasından Arda geliyor mu diye düşünmedim değil. Bu sezon Atletico başarısındaki en önemli paylardan birine sahip Diego Costa için zor bir maçtı. Brezilya Milli takımını seçmemiş olmasından dolayı topla her buluşmasında protesto edilmesi, ülkesinde düzenlenen bir organizasyonu düşündüğünüzde yeterince moral bozucu olsa gerek.

Bu düşüncemi desteklediğim en önemli veri ise aslında EURO 2012. Sabır futbolu, kontrol stratejisi, 4-6-0 dizilişi, Torres, LLorente, Negredo gibi golcülerden ikincil planda faydalanmayı düşünen, Fabregas'ı resmen özne yapmış bir oyun sistemi. Zayıf rakiplere karşı “lütfen”den bir forvetle sahada yer almak ki İrlanda Cumhuriyeti maçında Torres'in attığı 3 gol gibi. Çeyrek fnalde Fransa'yı 2-0 ile geçerken biri penaltıdan olmak üzere 2 golün de XabiAlonso'dan gelmesi gibi.Portekiz önünde 0-0 biten yarı finalin penaltılarla 4-2 kazanılması gibi. Kısacası Euro 2012 İspanya manzarasının genel sevinç fotoğraflarında başrolde Fabregas'ın olması.
“Hangi FABREGAS” derseniz, 2012 kadrosunda banko oynayıp, 2014 Brezilya'da yerini Diego Costa'yaterkeden Fabregas diyebilirim. Şampiyonluklar getiren jenerasyonun son demlerini yaşadığı ve en azından ruhsal değişimin şart olduğu takımdaki örneklerden biri.
YA HOLLANDA?
2010 Güney Afrika Dünya Kupası'nda uzatmalarda Iniesta'nın golüne yenik düşüp 1-0 ile kupayı kaybeden kadrodan dün akşama geldiğimizde Sneijder-van Persie-Robben-Nigel de Jong dörtlüsünü görüyoruz sadece. Daha grup aşamasındayken alınan 3 yenilgiyle veda edilen EURO 2012'deki kadrodan da yine bu dörtlüye ilaveten sadece Ron Vlaar'ın eklendiğini görüyoruz.
Ancak asıl önemlisi dün geceye geldiğimizde ise BrunoIndi (22 yaşında 17 kez milli), Stephan De Vrij (22 yaşında 13 kez milli), Daley Blind (24 yaşında 13 kez milli), Jalmaat (24 yaşında 17 kez milli), Cillessen (25 yaşında 9 kez milli), De Guzman (26 yaşında 11 kez milli) gibi Robben-Sneijder-Van Persie muhteşem üçlüsünün arkasında takımın kaleden, defansına ve orta sahasına kadar kritik bir şekilde konumlandırılan kadro değişimini görüyoruz.


“Van Persie'nin beklenmedik zamanda gelen harika kafa golü gelmese ve maç dönmese bunları mı yazıyor olacaktın?” sorunuzun yukarıdaki açıklamaları düşündüğümüzde anlatmak istediğimle ilgisi olmadığını belirtmeliyim. İspanya gibi kupa koleksiyoncusu haline gelmiş, doygunluk seviyesi zirvede olan ve o müthiş jenerasyonunu koruyan bir takımın, Hollanda'nın EURO-2012'deki durumuna düşmeden futbol iştahıyla, geleceğin İspanya'sını kurgulamasıyla, bu kadar zirvede yer alan oyuncunun yanına genç, gelecek vadeden ve hepsinden öte en çok ihtiyaçları olan kazanma arzusu gösterecek birkaç radikal değişikliğin monte edilmesini beklemek her şeyden önce kazanma arzularını Hollanda'lı gençlerin motivasyon ve hırs seviyesine taşıyabilirdi. Son yıllarda genel performansına baktığımızda hep eleştirilen ancak turnuvalardaki iş bitirici golleriyle adından hep söz ettiren Torres'e 2014 Brezilya'sında umut bağlamak belki sadece Avustralya maçında işe yarayabilir.
DÜNE GELİRSEK…
Bir yerlerde bir eksiklik var diye düşündüm TV'nin başına geçtiğimde. Böyle bir maçta yer yer önemli boşluklar olmasından öte, atmosfer “seyirci cezalı” modundaydı. Tezahürat namına çok keyif aldığımızı söyleyemem. Tribünlerde kümelenmiş “portakal” yoğunluğunun çok olmaması da Hollanda maçlarının en büyük tribün keyfinden bizleri mahrum ediyordu.

Maç başladığı anda gözlerim Arda'yı aradı. İspanya forvetinde Diego Costa'ya yalnız adam olarak gönderilen her topta acaba arkasından Arda geliyor mu diye düşünmedim değil. Bu sezon Atletico başarısındaki en önemli paylardan birine sahip Diego Costa için zor bir maçtı. Brezilya Milli takımını seçmemiş olmasından dolayı topla her buluşmasında protesto edilmesi, ülkesinde düzenlenen bir organizasyonu düşündüğünüzde yeterince moral bozucu olsa gerek.
Sneijder-Robben ikilisi demek, akıl ve yaratıcılık dolu paslar demek. Bakınız dakika 9… Sneijder, belki de çok daha erken takımını 1-0 öne geçirecek pozisyonu nefis bir Robben pasıyla yakaladı ancak Casillas açıyı iyi kapattı. Karşınızda Xabi-Iniesta-Xavi isimlerinde, “futbolda pas ve oyun kontrolü” kitabını yazacak 3 yazara sahip bir orta saha kadrosu varsa ve bu 3'lünün dilinden, beyninden, zekasından kendi zekasını ve beynini kullanarak maksimum verim almayı becerebilen bir David Silva varsa, çok doğal olarak Hollanda, rakibinin kim olduğunun bilincinde oyuna başladı. Van Gaal gibi bir ustanın da böyle bir rakibe karşı en önemli silahı rakibi iyi takip etmek, boş alan bırakmamaya çalışmak ve akıllı presti…
PENALTIDA İTALYAN-JAPON FARKI…
Diego Costa'nın yanlış bir kararla “hakemden koparmayı başardığı” penaltının Brezilya-Hırvatistan maçında Japon hakemden çok önemli bir farkı vardı. Avrupa'nın son dönemdeki en iyi ve tecrübeli hakemlerinden olan Rizzoli, Costa'nın anlık çalımının ve topla geriye dönüşünde ayağını kendisinin taktığını algılayamadı. Bu tip pozisyonlarda genel olarak defans oyuncularının da rakibin arkada kalan ayağına temas edip, oyuncunun ayağını yerden kesmesiyle “yere yapışması” şeklinde olması yanılttı. Bu tip pozisyonlarda temas olduğundan hakemler yanılabilir ancak Rizzoli, asla Japon hakemin çaldığı penaltının yanından bile geçmezdi. Neticede hatalı penaltıyla skor 1-0'a geldi…
Silva'nın müthiş futbol zekası ile aşırtma denediği ancak genç Cillessen'in kurtardığı 42.dakikanın üzerinden 2 dakika geçmemişti ki yıllarca jenerikleri süsleyecek gol, Van Persie'den geldi. Bu gole de oyuncusu adına belki de hem çok sevinen,kendisi adına bir o kadar da üzülen David Moyes olmuştur. ManU macerasında bu sezon klas golcüden sakatlık nedeniyle faydalanamadı belki ama Hollanda en kritik maçta nefis golle istediğini aldı.

Silva'nın müthiş futbol zekası ile aşırtma denediği ancak genç Cillessen'in kurtardığı 42.dakikanın üzerinden 2 dakika geçmemişti ki yıllarca jenerikleri süsleyecek gol, Van Persie'den geldi. Bu gole de oyuncusu adına belki de hem çok sevinen,kendisi adına bir o kadar da üzülen David Moyes olmuştur. ManU macerasında bu sezon klas golcüden sakatlık nedeniyle faydalanamadı belki ama Hollanda en kritik maçta nefis golle istediğini aldı.

1-1'i getiren sıradışı golle içeriye girmek Hollanda'ya büyük moral oldu. 2.yarıda ise tek kelimeyle şov vardı. Sanki Brezilya 2014'te gerçek bir maç değil de, bilgisayar oyununda her türlü yeteneği bir tuşla yüklediğimiz ve özel seçtiğimiz Hollanda gibi bir takımın karşısına, yılların arzusuyla yenmek istediğimiz zayıf bir İspanya yaratılmış gibi bir manzara vardı. İlk yarım saat dışında kanatları mükemmel kullanan, Robben'in şapka çıkartılacak süratine ve gücüne genç oyuncuların desteğiyle tam bir futbol zaferi kazanan Hollanda izledik. Casillas'ın çaresizliğinden öte, sadece “Hollanda defansının arkasına sarkmayı düşünen” ve bunu da rakibin iyi defansı sayesinde aşamayan bir İspanya izledik 2.yarıda da. Robben'in göstere göstere attığı 2.golden sonra da İspanyollar dağıldı. Şunu da eklemek gerek: De Vrij'in golünde de Van Persie'nin kaleci Casillas'a bariz bir faulü var. Ancka 5-1'lik zaferi asla engelleyecek bir durum değildi.
En önemli tebriklerden biri de teknik direktör Van Gaal'e. Büyük teknik adamlar, zor zamanlarda ve de alınması zor kararları zamanında, yerinde alıp büyük başarılara koşanlardır.
MAÇIN İLGİNÇ SAYISI
90 dakika boyunca İspanyollar sadece 5 faul yaptı. Hollanda ise 18.
FUTBOLUN DOĞASI VE DUASI…
Dünya Kupası'nda izlediğimiz 4 maçın 3'ünde kritik ve hatalı hakem kararlarına tanıklık ettik hatalı penaltılar, ofsayt olmayan ancak iptal edilen goller gibi. Hakemlerimize karşı örümcek bağlamış bir zihniyete sahip ülkemizde, yıllardır anlatmaya çalıştığım nokta “iyi performans-kötü performans”, “iyi hakem-vasat hakem” kavramlarının dışındaki bakış açısının yanlış olduğudur. Çok iyi hakemler, o günkü performansları itibariyle hatalar yapabilirler. Örnek dün akşamki İspanya-Hollanda maçı.
Diğer yandan kalitesi belli vasat hakemler de maçın etkisi, seyirci baskısı gibi nedenlerle anlamsızca hatalar yapabilirler. Örnek Brezilya-Hırvatistan maçı Nishimura.
Önemli olan yukarıdaki 2 hakem arasındaki farkı iyi ayırt etmektir.
Yoksa, Dünya Kupası'na giden bir hakemin yaptığı hatada art niyet aramak komik bir düşünce olmaktan öteye gitmez. Hakemliğin nirvanası Dünya Kupası'nda düşük çalmak ise, günümüzde hiçbir hakem İLK MAÇTAN SONRA EVİNE DÖNMEK İSTEYECEK KADAR cahil değildir. Futbolun doğasında hatalar vardır ve hakemler de bu hataları yapacaktır. Ama çok, ama az!
Bu yüzden şimdi bir dakika düşünün ve Cüneyt Çakır!a, Fırat Aydınus'a, Hüseyin Göçek'e, Bülent Yıldırım'a ve tüm hakemlerimize dua edin…
Merak edenlere de işin maddi boyutu hakkında küçük bir not: Dünya Kupası'na katılan tüm hakemlere, öncelikle aynı Şampiyonlar Ligi'ndeki “hoş geldin parası” gibi 40'ar bin dolar “hoş geldin” ücreti ödeniyor. Maç başı ücret de 25 bin dolar. Bunlara Brezilya'daki süreleri dahilinde günlük harcırahlar da ekleniyor.
Sevgiyle ve futbol keyfiyle kalmanız dileğiyle…
Murat Fevzi Tanırlı

