comScore

Galatasaray Galatasaray

Harry Kewell, FutbolArena'ya konuştu! 'Türkiye'de kendimi hep evimdeymişim gibi hissettim'

26 Mart 2020, Perşembe 10:07
Harry Kewell, FutbolArena'ya konuştu! 'Türkiye'de kendimi hep evimdeymişim gibi hissettim'

Galatasaray'ın eski futbolcularından Harry Kewell, FutbolArena için Alp Ulagay'a özel bir röportaj verdi.

FutbolArena - Harry Kewell üç sezon kaldığı Galatasaray'da çok büyük başarılar kazanamadı. Ama taraftarın gönlünde ve aklında hep olumlu anılar bıraktı. Türkiye'den ayrılmasının üzerinden dokuz yıl geçmesine karşın Avustralyalı eski oyuncu ve teknik direktör Süper Ligi takip ediyor, sık sık kovulan antrenörleri biliyor. Hatta bir gün Türkiye'de çalışmak için açık kapı bırakıyor. İngiltere'de League 2'daki iki kısa teknik direktörlük deneyiminden sonra TV yorumculuğuna devam eden Harry Kewell'la Londra'da Galatasaray, Avustralya günleri, Leeds United, Liverpool, teknik direktörlük ve Premier League üzerine konuştuk.

"GALATASARAY'DA FUTBOLUN TADINI ÇIKARDIM"
Galatasaray'da üç sezon geçirdiniz. Sizi İstanbul'a hangi rüzgâr getirmişti? İlk teması kiminle kurdunuz?

- Liverpool'dan ayrılmak üzereydim. İngiltere'de Premier League'den birkaç teklif gelmişti. Sakatlık geçmişimle bunun zor olduğunu düşündüm. Birçok kişi bana sorgular gözle bakıyordu. Tamam bazı sakatlıklar önlenebilir ama eğer kanattan giderken birisi ayak bileğime basarsa buna nasıl engel olabilirim? Bu futbolun bir parçası. Yani kariyerimin kötü bir aşamasından geçiyordum. Sonra menajerim, Haldun Üstünel'le konuştuğunu söyledi. Haldun ilk teması kurdu ve Galatasaray'ın benimle sözleşme yapmak istediğini söyledi. Görüşmeler için İstanbul'a gittim ve hemen oraya âşık oldum. Ve nasıl oldu bilmiyorum ama kendimi evimdeymişim gibi hissettim orada. Hemen futbolun tadını çıkarmaya başladım. Takımdaki oyuncular da beni kabul etti. Takıma nelere katabileceğimi anladılar. Farklı bir kültürde yaşamaktan ve oradaki yaşam tarzından da keyif aldım.

Ailenizi İstanbul'a getirmediniz galiba?

- Hayır. Eşim o dönemde çalışıyordu, çocuklar da okuldaydı. İngiltere'de, Cheshire'de kaldılar ama neredeyse her iki haftada bir İstanbul'a geldiler. Çocuklarım da, eşim de Türkiye'yi seviyordu. İyi vakit geçirdik. Dediğim gibi orada kendimi evdeymişim gibi hissettim. Ve futboldan da keyif aldım.

Galatasaray için çok istikrarsiz bir dönemdi. Güçlü bir kadroya rağmen, herhangi bir lig veya kupa şampiyonluğu gelmedi. Sadece Süper Kupa kazanabildiniz. Ana sebep neydi?

- Bilmiyorum. Ben gelmeden önceki sezon lig şampiyonluğunu kazanmışlardı. Takımdaki oyuncuların mutlu olup olmadığını da bilmiyorum ama idmanda Arda'nın ne kadar iyi olduğunu görüyordum. Servet'in, Lincoln'un, Nonda'nın ne kadar iyi olduğunu, Ayhan'ın, Aydın'ın, Sabri'nin, Hakan'ın ne kadar iyi olduğunu görüyordum. Buna karşılık o ilk sezon hepsinin biraz fazla rahat olduğunu hissettim. Bir de şu ilginç durum var: Galatasaray'la oynayan takım maça çok daha hazır çıkıyordu. Örneğin sonraki hafta oynayacağımız takımı izliyorum ve bunları yeneriz diyorum. Sonra iş maça gelince farklı bir takım çıkıyor karşımıza ve çok zorlanıyoruz, berabere kalıyoruz hatta kaybediyoruz. Ertesi hafta aynı takımı bir daha izliyorum; İşe yaramaz bir haldeler. Bu nasıl mümkün olabilir? Şuraya geliyorum: Herkes bize karşı seviyesini yukarı çekiyordu çünkü sanırım hepsi gelip Galatasaray'da oynamak istiyordu. Galatasaray'a, şampiyonluk adayı bir takıma gelmiştim. Her şeyin kontrolümüzde olduğunu sanıyordum. Oyuncular antrenmanda ve maçta harikaydı. Bazı maçlarda rakipler bizimle baş edemiyordu. Ama bunu sadece parça parça gördüm. Orada üç yıl kalmama rağmen, sadece Süper Kupa'yı kazanabildik. Buna sevindim tabii ama dediğim gibi çok iyi sezonlar geçirmedik. Üç sezonda da çok iyi değildik. UEFA Kupası'nda iyi bir seri yakaladık ama evde Hamburg'a kaybedince o da bitti. Buna rağmen oynamaktan zevk aldım, orada olmaktan memnundum.



UEFA Kupası'ndaki o meşhur Hamburg maçında savunmada oynadınız ve buna da hiç itiraz etmediniz değil mi?

- Hayır. Aslında hikâye Hamburg'la deplasmanda oynadığımız maçta başladı: Emre oyundan atıldı. Ben ileride oynuyordum. Savunmaya baktım ve galiba Ayhan veya Barış'tan birine dedim ki ''Sen savunmaya geç, ben de orta sahada maçı bitireyim. İkisi de 'Hayır' dedi. Ama orayı öyle boş bırakamazdık. Böylece bir şekilde ben geçtim savunmaya. Maçın 35 dakikasını savunmada geçirdim ve bu sayede maça tutunduk. 

Rövanş maçında ise 90 dakika savunmada oynadınız değil mi?

- Rövanş maçı öncesinde antrenmanda savunmanın göbeğinde Hakan Balta hariç oyuncumuz kalmamıştı, ya sakatlardı ya da cezalı. Teknik direktör Bülent Korkmaz'dı. “Benden oynamamı istemez herhalde” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama ''Yine savunmanın göbeğinde oynar mısın?” diye sordu. Vay dedim, UEFA Kupası son 16'sı, zor olacak ama oynayacağım. O güne kadar oynadığım en gergin maçtı. O maça kadar hiç öyle gergin olduğumu hatırlamıyorum. Çünkü normalde ben hep savunmacılara karşı topu isteyen oyuncuydum. Topu kaybetsem de onu geri almak için arkamda sekiz adam olurdu, bunu biliyorsun. Ama eğer savunmacı olarak topu kaybedersem doğrudan gole gidebilirler. Hele rakip forvetler baskı yaptığında çok korkutucuydu! Ama zevk de aldım bu rolden. Tabi ien başta Hakan harikaydı. Kaleye şutları bile yoktu. Penaltıyı attım, 1-0 öne geçtik.Oyunun kontrolü bizdeydi. Durumu 2-0 yaptık. Herhalde ilk 70 dakika kalemize şut gelmedi. Sonra değişiklik yaptı Hamburg, iki kanat oyuncusu aldı oyuna. Orta sahadaki arkadaşlarıma ''Önümüzdeki 20 dakika boyunca, yerinizi kaybetmeyin, geride bekleyin ve oyunu tutun” dedim. Ama işte Türkiye'de seni dinlemiyorlar. Rakibe basmaya gittiler. Hamburg üzerimize geldi ve savunmaya çarpan bir topla gol attılar sonra da dağıldık gittik. Büyük bir hayal kırıklığı oldu.

"TÜRK FUTBOLCULARIN ÇOK DAHA SAĞLAM OLMASI LAZIM"

Türkiye Ligi maçlarını izliyor musunuz?

- Zaman bulursam bazı maçları izliyorum. Birkaç kez Galatasaray maçınada gittim. Ama hâlâ bir eksiklik görüyorum. On yıl önceki gibi, hâlâ farklı bir şey geliştirmeye ihtiyaç olduğunu hissediyorum. Çünkü bence harika bir lig. Gelişmek için potansiyel var. Ligde harika oyuncular, yetenekli oyuncular var. Belki de sadece zihniyeti değiştirmeye ihtiyaç vardır. Belki farklı antrenman yöntemleri lazım.



Günümüzde Türkiye Ligi'nde çok fazla yabancı oyuncu var. Galatasaray'da neredeyse hiç Türk oyuncu yok…

- Bu utanç verici! Dediğim gibi, ben oradayken harika genç oyuncular gördüm. Hepsinin isimlerini hatırlayamıyorum. Ancak Türk oyuncular hakkında her zaman söylediğim bir şey var: Çok yetenekliler ve oyunu nasıl oynayacaklarını biliyorlar. Ama işin bir de anlayış tarafı var. Her zaman çok daha sağlam olmaları gerektiğini düşünüyorum. İngiliz oyuncuları nasıl bilirsiniz? Son derece fiziksel değil mi? Halbuki Türkiye'deki bazı oyuncuların yeteneklerinin yarısı bile yok onlarda. Ama işlerin kötü gittiği yerde işe asılmaya devam etmek için gerekli zihinsel güce sahipler. Türkiye'de değiştirmen gereken şey de bu.

Geçen yıl Türk Milli Takımı'nı izlediniz mi? Mesela Fransa'ya karşı?

- Sadece özetleri gördüm. Tam olarak durumu bilemiyorum. Ama Türk oyuncularının çok iyi olduğunu hep söyledim. Bence ligde iyi bir harmana ihtiyacınız var. Yabancı oyuncularında olduğu iyi bir harman ancak bence çoğunluğun Türk olması gerekiyor. Bence bu birincisi lige güç katar, ikincisi kulübe de güç katar. İyi genç Türk oyuncuların oynaması her zaman iyidir. Bence Türkiye'de çok daha fazlası mevcut. Büyük bir seyirci kitlesi var. Milyonlarca kişi futbolu seviyor. Bu sebeple futbolun çok başka bir seviyeye çıkabileceğini düşünüyorum.

Çağlar Söyüncü'yü Leicester'da izlediniz mi?

- Evet. Mükemmel işler yapıyor. Kesinlikle çok iyi bir stoper. Galiba Manchester United istedi onu. Dediğim gibi bu yetenekleri görebiliyorum. Ben oradayken bu oyunculardan biri Aydın Yılmaz'dı. Onu çok beğenirdim. Galatasaray'da ben sol kanattayken o da sağda oynardı. Hızlıydı, yetenekliydi. Ben oradayken ona birkaç şey öğretirdim. Onun da hoşuna giderdi. Tüm bu genç oyuncular ortaya çıkıyor ama sonra ortadan kayboluyorlar.

Türkiye Süper Ligi'nde bu sezon 12-13 takım teknik direktörünü değiştirdi. Bunu nasıl yorumlarsınız?

- Hiçbir şey değişmemiş. Bütün takımlar aynı şekilde davranıyor. Niye böyle yaptıklarını anlamıyorum. Mesela Göztepe'deki yönetimi tanıyorum. Onlar da teknik direktör değiştirdi. Yani her takım değiştiriyor. Sonra da göreve yine aynı kişiler geliyor. Bir gün, belki bir yönetim bakacak ve farklı birilerini bulacak.



Ama Premier League'de de çok tipik bir sezon değil. Beş takım, hatta büyük takımlar bile teknik direktörlerini zorunda kaldı.

- Zor bir durum. Aslında kulüpler kötü bir dönemden geçerken teknik direktörlerinin arkasında durabilirse sonunda iyi sonuçlar gelebiliyor. Bazen teknik direktör farklı bir kimlik yerleştirmeye çalışıyor ve bu da zaman alıyor. Sonra bu fikirler hayata geçtmeye başladığında faydalarını görmeye başlıyorsunuz. Dediğim gibi değişiklikler ilk birkaç hafta tutmayabilir. Ama teorinize inanarsanız, çalışma ahlakınıza inanırsanız sonuçlar da gelecektir.

"AVUSTRALYA'DA HER SPORU YAPTIM"

Avustralya'da bu yılın başı orman yangınlarıyla geçti. Tüm aileniz Sydney'de mi? Yangınlardan etkilendiler mi?

- Evet, hepsi Sydney'de. Bu korkunç bir olaydı. Kardeşimle hep konuştum. Bütün dumanları gördüğünü söyledi, ama ailem iyi. Ama Avustralya'da tüm olan çok trajikti. Ve şimdi durumu düzeltmek için elimizden gelenin en iyisini yapacağız. Bu konuda herkes kendi üzerlerine düşeni yapacak. Ben de bu konuda bir projeye dahil olacağım.

Biraz geriye gidelim. Avustralya bana her zaman çok sportif bir ülke olarak görünmüştür. Sizin aileniz de profesyonel bir sporcu olmanız için sizi destekledi mi?

- Evet. İşçi sınıfına mensup bir ailede büyüdüm. Hem annem hem babam çalışıyordu. Kız kardeşim pek sporla ilgilenmedi. Ama abim sporla uğraştı: Kriket oynadı, golf oynadı, futbol oynadı. Biz Avustralya'da sadece futbol topuyla da yetinmeyiz, bir ragbi topu veya bir kriket topu hatta bir beyzbol sopası elimizde olur mutlaka. Sizi yüzme havuzuna da atarlar! Yani bunlar bir spor ülkesinde büyürken yaptıklarımdı. Evin dışında bol bol oynayabileceğiniz bir ülkede büyüdüm. Bu sayede çocukları her zaman sokakta görürsünüz.Her zaman Avustralya futbolu, futbol, kriket ya da tenis oynarlar. Mutlaka spor yaparak büyürsün. Ben de abimin etkisiyle futbola başladım ve çok da sevdim. Oynadıkça daha da hoşuma gitti. Ailem de beni her zaman futbol okullarına, antrenmanlara arabayla taşıdı. Yani bana hep destek verdiler.

Futbol dışında başka spor yaptınız mı?

- Evet, ragbi ligi oynadım. Tenis oynadım. Golf oynadım. Bir sürü sporla uğraştım.

Futbol ne zaman ön plana çıktı?

- Muhtemelen en başta! Sadece çok kısa bir ara verdim futbola. Herhalde 12 yaşımdaydım. Babam altı ay için beni futboldan alıp ragbiye verdi. Çok da hoşuma gitti. Üstelik bana çok faydası oldu çünkü bu sayede daha sert fiziksel temas kurmayı öğrendim. Bu spordaki zorluklar ve mücadeledaha güçlü olmamı sağladı. Ama sonra hemen futbola geri döndüm ve çok da sevdim.

Televizyonda futbol izler miydiniz? Eminim o zaman da bazı İngiltere Ligi maçlarını yayınlanıyordur?

- O zamanlar futbolla ilgili en güzel şey, özellikle Avustralya'da yaklaşık bir saatlik futbol programı olmasıydı. Ama haftada sadece bir kez! Şimdiki gibi her gün 24 saat futbol söz konusu değildi. Yani, öyle her saniye futbol yoktu. Ama güzeldi çünkü Premier League'i izliyorduk. Ama çok izlemezdim, çünkü hep oynamayı sevdim. Sahada kendi fikirlerimle, kendi numaralarımla, kendi tarzımla oynamayı sevdim. Hep de böyleydim.



"İNGİLTERE'DE BU İŞİ YAPMAM LAZIM DEDİM"

Erken kariyerinizdeki dönüm noktası neydi? 

- Sanırım 10 gibi erken bir yaşta bu oyunun nasıl oynandığını biliyordum. Daha o yaşta profesyonel futbolcu olmak istediğimi söylüyordum. Oynamaya başlar başlamaz, futbola aşık olmuştum.Çim sahaya her adım attığımda sanki evimde yürüyormuşum gibiydi. Orada rahattım, güçlüydüm, formdaydım, mutluydum.

15 yaşındayken İngiltere'yi ziyaret ettiniz. Bu ziyaret sırasında ilk Premier Lig maçınızı izlediniz. Maçı hatırlıyor musunuz?

- Avustralya'da bugün de devam eden ve gerçekten ilginç bir burs programı olan Big Brother hareketi ile geldim İngiltere'ye. Brett Emerton da vardı o gezide. Bizim için bir deneme değil de Avrupa futbolunun tadına bakmak, genç oyuncuların Leeds United'da nasıl antrenman yaptığını görmek için bir fırsattı. Seyahatin ilk gününü, yolculuğu çok iyi hatırlıyorum. İlk Premier League maçını izlemek, bir takımla antrenmana çıkmak kesinlikle çok hoşuma gitti. Bunu yaptığım gün kendime şöyle dedim: Burası olmak istediğim yer, bu da yapmak istediğim iş.

Maçı hatırlıyor musunuz? Hangi takımlar oynuyordu?

- Elland Road'daydı. Şubat 1995 olmalı… Bir taraf tabii ki Leeds United'dı ama rakibi tam hatırlayamıyorum. Çok eğlenceliydi çünkü top toplayıcı olmuştum maçta. Ortamı gördükten sonra o sahada olmak istedim. Ve sanırım, bundan 1-1.5yıl sonra da ilk kez A takımla sahaya çıktım. Teknik direktör Howard Wilkinson'dı. Middlesbrough'ya 1-0 kaybetmiştik. Gary McAllister penaltıyı kaçırdı. 81 dakika oynadım o ilk maçta.

2000'lerin başında Leeds United'da çok iyi bir takımınız vardı. Dört oyuncu yılın takımına seçilmişti o sezon: Siz, Gerry Kelly, Ian Harte ve Nigel Martyn. Bazı mali sorunlar çıkmasa kulüp daha fazlasını başarabilir miydi?

- Söylemesi zor. Tüm bu harika oyuncuların yanı sıra savunmanın ortasında da Rio Ferdinand ve Jonathan Woodgate ikilisi vardı. Onlar da İngiltere Milli Takımı'nın iki yükselen yıldızıydı ve oynadığım en iyi iki stoperdi. Geride böyle ikilimiz vardı, her sezon 13, 14 gol atan Ian Harte vardı, ayrıca Gary Kelly, Danny Mills, genç Alan Smith, Mark Bridges… Viduka ve ben de takıma liderlik ediyorduk. Tabii Olivier Dacourt, David Batty, Erik Bakke... Evet, daha uzun sürebilirdi o dönem. Kulüp bu transferlere çok para yatırmıştı ve Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya çok ihtiyacı vardı. Ama bir ya da iki puanla kaçırdık bu fırsatı. Bu yüzden oyuncuların yarısı de başka takımlara gitmek istedi ve oyuncu kaybetmeye başladık. Takımda kalan oyuncular ise biraz yaşlanmıştı. Sonraki sezon birçok maçta üstün oynamamıza karşın son 5-6 dakikalarda çok puan kaybettik. Bu da çok moral bozucuydu doğrusu. Bir sonraki sezona da çok iyi başlamıştık ama ucu ucuna ligde kalabildik. Bu durum kulübe ve mali duruma çok zarar verdi. Diğer oyuncular da ayrılmaya başladı. Takımın yaşadığı tam anlamıyla trajikti.Bir kulübün yeniden yapılanması da zaman alıyor. Bence Leeds'in Bielsa altında yeniden yapılanması harika gidiyor. Bu sezonsonunda Premier Lig'e geri dönme şansları da çok yüksek.



"LIVERPOOL'A RÜYA TRANSFER"

Liverpool'a transferiniz sizin için bir rüyaydı diyebilir miyiz?

- Evet. O yıl çok şanslıydım. Avrupa'nın birçok büyük kulübü bana talip oldu. Bir sürü büyük kulüple görüştüm: Milan, Arsenal ve başka takımlarla… Liverpool Teknik direktörü Houllier ile de görüştüm ve diğer kulüplerden ona bahsettim. Houllier bana takımın nasıl geliştiğinden bahsetti. Daha sonra antrenman tesislerini gezdim, kulübün yapısına baktım ve ne kadar büyük bir kulüp olduğunu gördüm. Orada iyi işler yapabileceğimi hissettim. İlk altı ayım da mükemmeldi. Sonra sakatlıklar başladı ve bundan sonra çok iyi dönemedim takıma. Bu yüzden Liverpool'daki dönemim biraz hayal kırıklığı oldu ama orada Galatasaray'daki kadar olmasa da harika dostlar edindim. Liverpool dev bir kulüp ve bugünde onları destekliyorum.

Sakatlıklardan bahsettiniz. Ana sebep neydi bu sakatlıkların?

- Muhtemelen yanlış işler yapıldı. Birkaç ameliyat planlara uygun sonuç vermedi. Kariyerimin başındakigibi bir sağlık ekibi yoktu. Mesela bu Leeds'tekiler mükemmeldi. Liverpool'daki durum alışkın olduğumdan biraz farklıydı çünkü zamanımda harika kişilerle çalışmıştım. Örneğin Avustralya bu alanda en iyi sağlık sistemine sahiptir.Avustralya milli takımı fizyoloğuLes Gelisher zaman çalıştığım uzmanlardan biriydi. Neredeyse 20 yıldır çalışıyoruzonunla. Sonra bireysel çalıştırıcım olarak anlaştım onunla.Ben Galatasaray'dayken Türkiye'ye bile geldi. Şimdi NBA'de, Brooklyn Nets'te çalışıyor. Bir sakatlık geçirdiğinizde birçok kişibunun sıradan bir sakatlık olabileceğini söylüyor. Halbuki Gelis diğerlerinden farklı tedavi eder. Aynı sakatlıkta belki sekiz kişiyibir türlü, diğer iki kişiyi de başka türlü tedavi etmek gerekebilir. Bu yüzden sakatlıklarımın ne olduğunu ve nasıl farklı tedavi edilmesi gerektiğni de öğrendim. Bir noktada Liverpool'u kendi fizyoloğuma sahip olmaya ikna ettim ve işler tekrar yoluna girdi. Fakat o zaman daLiverpool'daki kariyerimin sonuna gelmiştim ve ayrılmaya karar verdim. Galatasaray'a transfer olduğumda da ilk yaptığım şeylerden biri kendi fizyoterapistimi getirmekti.

Şu 2005'teki meşhur Şampiyonlar Ligi finalini de sormak isterim. Unutulmaz bir maçtı. Sizin için nasıl geçti?

- Çok ilginç. Yani, bu maç hakkında çok fazla spekülasyon yapıldı. İlginç çünkü Rafa Benitez geçenlerde bir TV programında o Şampiyonlar Ligi finali hakkında konuştu. Ve neden beni ilk 11'de oynattığını açıkladı. Bu konuda bir kafa karışıklığı vardı, iyi de oldu. Bunu ondan duymak güzeldi. Beni oynatma sebebi şuydu: Bir kere gol atıyordum, hava toplarında iyiydim, topu ileride tutabiliyordum ve rakip savunmaya baskı yapabiliyordum. Bunlar neden oynadığımı açıklamaya yeterli. Aslında ilk 11'de başlayacağımı düşünmemiştim. Ancak Benitez, ilk 11'de bana güvendi. Tabii ki kabul ettim çünkü takımım için her şeyi yapardım. Bunu antrenörün bakış açısından da duymak, benimle başlamak istediğini duymak güzeldi. Günün sonunda, hiçbir sakatlığım olmasa da,kanattan giderken de birisiayak bileğime basabilirdi mesela ya da bir ikili mücadelede bacağımı kırabilirdim. Bunlar herhangi bir anda herhangi bir oyuncunun başına gelebilir. Ben de talihsizdim, bir topu kesmek için müdahale ettiğimde kasık gitti. Maça devam edemeyeceğimi söyledim. Kişisel olarak zor çünkü hayatınızın en önemli maçındasınız. Ama bu bir takım sporu ve bazen katkı veremezsiniz. Kenarda takım arkadaşlarınızı desteklemek için orada olmalısınız. Ben de öyle yaptım. Ne harika bir maçtı! Sonunda, hiç kimse 3-0'dan geri döneceğimizi düşünmemişti ve bunu yaptık.


.
"TEKNİK DİREKTÖRLÜĞÜ ÇOK SEVİYORUM"

Şimdi de sahada öğretmeye devam ettiğinizi görüyorum. Antrenörlükten gerçekten hoşlanıyor musunuz?

- Elbette. Bu oyunu oynamayı çok sevdim. Teknik direktörlük de kesinlikle çok hoşuma gidiyor. Zaten bir işi seviyorsanız, bu bir sorumluluk olmaz. Demek istediğim şu: Bunun bir sorumluluk olduğunu biliyorum, ama bunu bir sorumluluk gibi görmüyorum. Bu bir işama bundan keyif alıyorum. Sanki oraya çıkıyorsun ve sevdiğin işi yapıyorsun.

Antrenörlükte kimlerden etkilendiniz? Yani geçmişteki antrenörlerinizden etkilendiniz mi?

- Bakın, ben futbolcuyken de birçok kişi sorardı: “Kime özeniyorsun?” Ben de hep şunu söyledim: Kimseye. Hep kendim olmak istedim. Kendi kimliğimi yaratabilirdim. Futbolcuyken de böyleydim. Ve sanırım antrenör olarak da yapmak istediğim şey bu. Farklı antrenörlere baktım, iyiyi ve kötüyü gördüm. Mesela Guus Hiddink'in çalışma şeklini seviyorum, milli takımda antrenörümdü, mükemmeldi. George Graham'ın nasıl bir otorite kurduğunu gördüm ve beğendim. Yine Frank Rijkaard'ın futbola bakışını çok beğendim. Bu tip antrenörlerden ipuçları alıyorum.

Rijkaard'la çalışmaktan gerçekten hoşunuza gitmiş miydi?

-    Hem de çok. Futbola bakışı başka bir seviyedeydi. Benim için farklı bir zorluğu kabul ettiğim bir dönemdi. Birçok oyuncu bunu kabul etmezdi. “Ben bunu yapmayacağım” diyebilirdi. Ama benim karşımda bu yollardan daha önce geçmiş birisi vardı. Madem bunu yapabileceğimi düşünüyor neden olmasın dedim. Dediklerini yaptığım andan itibaren daha iyi bir oyuncu oldum. Herkes onun fikirlerini benimsemezdi ama onun dediklerini kabul ettiğinde bazı şeyleri değiştirmek, standartların dışına çıkmak zorundasın. Ancak birçok kişi rahatlık alanlarından çıkmak istemez, sadece işlerini yapmaktan hoşlanırlar. Ben ise futbolu sahaya çıkınca hata da yapabileceğiniz bir takım oyunu olarak düşünüyorum. Takım arkadaşların daha iyi olmana yardımcı olabilir. Zatenbir takım oyunu budur. Gerçekten iyi bir teknik direktör deher oyuncuyu sınırlarına ulaşıp hata yapmaya zorlar. Ekibiyle beraber işleri tekrar yoluna sokmak için oradadır. İşte Frank Rijkaard'ın da bana böyle inandığını gördüm.

Sahada ideal bir oyununuz var mı?

- Ben uyumlu bir oyuncuydum. Her tür oyuna uyum sağlayabiliyordum. Muhtemelen oyuncularımın her türlü duruma uyum sağlayabilmesini istiyorum. Evet, böyle olması gerektiğine inanıyorum. Bu yönde antrenörlük yapabilmeliyim. Ve yapabileceğime de inanıyorum.



Kariyerinize İngiltere Futbol Ligi'nin en düşük seviyesinde başlamak bir risk miydi? League 2'da Crawley Town ve daha sonra Notts County'de…

- Bence hiç de riskli değildi çünkü Crawley'de Ziya Eren gibi iyi bir kulüp sahibi vardı. Benim için harika bir patrondu. Aynı zamanda yönetimdeki Erdem ve Selim'le de çalışmak çok rahattı. Her gün konuşur ve birbirimize yardım ederdik. Sorun şu ki, başarılı bir yıl geçirdiğim için Notts County'den bir teklif geldi ve tazminatımı ödediler. Daha iyi bir göreve gittiğimi düşündüm. Geriye dönüp bakınca belki de gitmemeliydim. Çünkü antrenörlük ve oyunculuk tamamen farklı şeyler. Ama çılgın fikirleri sahip bir patronu olan Notts County'ye gitmek muhtemelen benim için yanlış tercihti. Fakat yine de, hatalarınızla yaşarsınız ve öğrenirsiniz.

Sadece 14 maçtan sonra kovulmak canınızı sıktı mı?

- Hayal kırıklığına uğramadım, daha ziyade şaşırdım. Çünkü Notts County'ye geldiğimde durum karışıktı, takım ligde 24'cü, yani sonuncuydu. İşten atıldığımda, küme düşme hattının üzerindeydi takım. İmza attığımda patronailk sezon için en önemli şeyin ligde kalmak ve yeniden yapılanmaya başlamak olduğunu söyledim. O da kabul etti. Ligde hiç maç kazanmamışlardı ve onları küme düşme hattından çıkarmak için üç maç kazandım. Sonra da kovulduğumu söylediler. Bu sadece kafa karıştırıcı çünkü benden isteneni yaptım, onları küme düşme hattından kurtardım. Üstelik takım da ilerleme kaydediyordu.

Sadece 14 maç biraz erken görünüyor...

- Henüz hiç transferi dönemi görmemiştim. Oyuncu getirme şansım olmamıştı. Sonra birkaç serbest oyuncuyla anlaştım, ki bunlardan biri takımın en iyi oyuncularından biri oldu. Ama bunun dışında, sakatlananların yerine başka birini alma şansım olmadı. Bence patronun kendi sorunları vardı, yanlış kişileri dinliyordu. Teknik direktör ile doğrudan bir iletişim kurmalıydı. Yani, evet, bir hayal kırıklığına uğratıcı ve moral bozucu, ama daha çok kafa karıştırıcıydı. Sonunda da ligden düştüler. Bu da benim hatam değildi.

Teknik direktörlüğe geri dönmeyi düşünüyor musunuz? Türkiye'de antrenörlükyapmak ister misiniz?

- Evet. Her gün dönmek için çabalıyorum. Yüzde 100 isterim Türkiye'de çalışmayı. Bence fevkalade bir lig. Kendi fikirlerimle farklı şeyler getirebileceğime inanıyorum. Geçen yaz, Türkiye'de Kasımpaşa işi için uğraştık. Harika yeni bir kulüp olduğunu biliyorum Ama onlar eski Teknik direktörle devam ettiler. Galiba onu yine görevden aldılar. Bu arada Cenk Ergün'ü aradılar: İsmim yenidengündeme geldi. Ama sonunda eskisi gibi birini seçip devam ettiler. Bencesistemi değiştirmemiz gerekiyor. Görüyorsunuz, aynı teknik direktör aynı takıma üçüncü kez göreve geliyor. Neden Harry'e fırsat vermeyelim diyen istekli biri olmalı.

"HER TAKIMIN EDERSON YA DA ALLISON'U YOK Kİ!"

Ve son olarak, bugünün futbolu hakkında birkaç soru sormak istiyorum. Meselaoyuncuların sahada kat ettiği mesafe bir yana son 10 yılda attıkları depar sayısında yüzde 40 artış oldu. Premier Lig'de bugünkü futbolu nasıl gözlemliyorsunuz?

- Bu konuda en iyi takımlara bakmak lazım. Çünkü diğer takımlar daonların yaptığı gibi oynamaya çalışıyor. Ve muhtemelen de hata yapıyorlar. Çünkü birincisi sahadane yaptığınızı ve bunu nasıl yapacağınızı bilmelisiniz. Ayrıca, bu oyunu oynayacak oyuncularınızın da olması lazım. Açıkçası önce Pep Guardiola kendi pas oyununu getirdi, hem topa sahip oldu hem de rakiplere üstünlük kurdu. Sonra Klopp karşı hamle yaptı ve pres oyunu ortaya çıktı. Bence diğer takımlar bu tür bir oyun oynamaya çalıştıklarında beceremiyorlar çünkü en başta bunu nasıl düzgün bir şekilde yapacaklarını bilmiyorlar.Bunu yapacak kabiliyette kadroları yok. Şimdi herkes geriden pas yaparak çıkmak istiyor. Ama her takımın kalesinde Allison ya da Ederson'ı yok ki!Mesela Chelsea kalecisi Kepa'nın bile bu konuda harika olduğunu sanmıyorum. Ama yine de böyleoynamak istiyorsanız Allison veya Ederson gibi yetenekli kalecilere ihtiyacınız olacak. Yani bu oyunşekline uyum sağlamanız gerekiyor. Buna karşılık farklı bir oyun tarzınıbenimseyebilirsiniz. Yoksa kalecinizpas verirken basit bir hata yapar ve golü yersiniz. Belki de ilk 10-15 dakikada uzun toplarla oynamalısınız.

Fitness açısından, şu anda 10 yıl öncesine göre Premier League'in daha zorlu olduğunu düşünüyor musunuz?

- Fitness seviyelerinin 10 yıl önceye ve hele 20 yıl önceye göre inanılmaz olduğunu düşünüyorum. Ama 10, 20 yıl geriye giderseniz ve o zamanki oyuncu kalitesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Zaman değişiyor ve şu anda herkes fiziksel duruma daha fazla bakıyor.Oyunculuk dönemimde pasla bir rakibe 70 dakikada üstünlük kurabilirdiniz. Günümüzde, 90 dakika bile bunu yapamazsınız çünkü 90 dakika boyunca koşarlar. Hatta iki gün sonra yine 90 dakika boyunca koşabilirler. Şimdi farklı bir oyun söz konusu. Ama bence bu kaliteyi futbola da yanıstabilirseniz Liverpool'un, Manchester City'nin ve dünyanın diğer iyi takımların yaptığı gibi presle liginizi domine edebilirsiniz.

Bazı Liverpool maçlarında sizi kulübenin arkasında görüyoruz. Klopp'un orada yaptıklarını beğeniyor musunuz?

- Onunla bir kez karşılaştım. Bence harika birisi. Liverpool'da yaptıklarına bakıyorum: Şunu unutmayın ki ilk geldiğinde herkesin “Hayır, fikirleri yanlış, bunu yapamaz” dediği bir dönem vardı çünkü oyuncuları onun istediklerini yapamıyordu. Ancak fikirlerine sonuna kadar ısrar etti. Bak şimdi neler oluyor!Şunu demek istiyorum: Birincisi, o harika bir kişi. İkincisi, herkes onu seviyor. Üçüncüsü, bunu Sadio Mane söylemişti galiba, onu bir baba figürü gibi ama aynı zamanda bir patrongibigördüklerini söylüyorlar. Yani hem onu seviyorlar hem de ondan korkuyorlar ki bu iyi bir şeydir. Harika bir denge bu. Bu dengeyi kurmak çok zor iştir. Liverpool'da neler başardığını biliyorsunuz ve umarım şampiyonluğu da kazanırlar.

3 KISA SORU

Şimdiye kadar attığınız en önemli gol?

Tek bir golü saymak zor. İnsanlar 2010 Dünya Kupası'nda Hırvatistan'a attığım golü söyler hep çünkü çok önemli bir goldü. O golü elbette hatırlyorum ama benim için attığım her gol önemli, Ama Avustralya için attığım bu gol gerçekten önemliydi çünkü bizi Dünya Kupası'ndaki bir üst tura çıkardı.

Estetik olarak şimdiye kadar attığınız en güzel gol?

Bütün gollerimi gördün mü? Bütün gollerim güzeldir. hedefler. Bunu birisine söylediğimi hatırlıyorum. Önce bana inanmadılar. Sonra geri dönüp bakınca ''Evet, haklıymışsın” dedi. Çirkin golüm yoktur. Böyle harika goller atacak kadar şanslıydım. Galatasaray'da Bordeaux'ya karşıattığım golü sayabilirim. Sheffield Wednesday'e ayağımın dışıyla attığımı sayabilirim. Deplasmanda Aston Villa'ya, Leeds'e attıklarımı sayabilirim.Tottenham'a attığım vole golü var. Everton'a attığım var. Bir sürü böyle gol var. Leeds'ee kendi yarı sahamdan alıp attığım gol var. Tabii en zor vuruş vole olmalı ama ben de buna çok çalıştım.

En unutulmaz maç?

Yine o Avustralya-Hırvatistan maçını sayabiliriz. Leeds'deyken deplasmanda Arsenal ile oynadığımız bir maç vardı. Mutlaka kazanmalıydık, aksi takdirde küme düşebilirdik ve 3-2 kazandık. Uunutulmaz bir maçtı.Liverpool'da Olympiakos'a karşı 2-0 geriye düşüp 3-2 aldığımız maçı da sayabilirim.

Röportaj: Alp ULAGAY

Son dakika Galatasaray Haberleri FutbolArena'da!

Selen Yakıcı İle Top 5 (16 Kasım 2020)