comScore

Galatasaray Galatasaray

Dean Saunders: 'Galatasaray'a Adnan Polat ve Souness sayesinde imza attım'

15 Haziran 2020, Pazartesi 14:25
Dean Saunders: 'Galatasaray'a Adnan Polat ve Souness sayesinde imza attım'

Bir dönem Galatasaray'da da forma giyen efsane futbolculardan Dean Saunders, FutbolArena için Gazeteci Alp Ulagay ile röportaj gerçekleştirdi.

FutbolArena - Gal forvet Dean Saunders, iyi bir İngiltere kariyerinden sonra 1995 yazında Galatasaray forması giymek için Türkiye'nin yolunu tutmuştu. Türkiye'de yalnızca bir sezon geçirdi. Takım ligde çok iyi değildi ama Türkiye Kupası finalinde unutulmaz bir şampiyonluk kazandılar. Finalin ikinci maçında Fenerbahçe'ye attığı golle kupanın kazanılmasında büyük pay sahibi olan Saunders yalnızca bir yıl kaldığı İstanbul'dan güzel hatıralarla ayrılmış. İngiltere alt liglerindeki antrenörlük döneminden sonra iki sezondur TV ve radyo yorumculuğu yapan golcü oyuncuya Manchester yakınlarında, Cheshire'daki evinden bağlandık ve Galatasaray'daki o sezonunu, kariyerinin erken dönemini, Premier League'in durumunu konuştuk.
 
BABAM, 12 SEZON LIVERPOOL'DA OYNADI
 
Babanız profesyonel bir futbolcuydu. Siz çok iyi bir oyuncuydunuz. Şimdi de oğlunuz profesyonel futbolcu. Sizi futbolla kim tanıştırdı?
- Babam 12 yıl Liverpool'da oynadı. Gençken Hull City'de oynuyordu ve sonra Liverpool'a transfer oldu. Sonra Liverpool'dan Swansea City takımına geçti. Annemle Swansea şehrindetanıştı ve hayatı boyunca orada kaldı. Ben de Swansea'da doğdum. Babam önce futbolcuydu, sonra Swansea City'nin antrenörüydü. Okul tatillerinde antrenmana oyuncuları görmeye giderdim ve tüm maçları izlerdim. Bu sebeple ben de hep futbolcu olmak istedim.
 
Çocukken hangi takımı tutardınız?
- Swansea! Memleketimin takımıydı. Değiştiremem. Takımınızı değiştiremezsiniz. Ben de Swansea City'de oynadım ve John Toshack dönemini gördüm. Sanırım Toshack antrenör olarak takımı babamdan devraldığında ben 15 yaşındaydım. O zaman İngiltere'de 4.ligdeydiler. Ama yukarı tırmanmaya başladılar. Ertesi yıl bir küme çıktılar. Sonra bir küme daha. Sonra bir küme daha yükseldiler. En sonundaToshack teknik direktörkenİngiltere'de1. Liginde sezonunbitimine altı maç kalazirvedeydiler. Dört yılda yaptılar tüm bunları. Ben de 15 yaşımdan 19'a kadar bunların hepsini yakından gördüm. Daha önce Swansea'da hiç böyle şeyler olmamıştı. Ama sonraki sezonlarda küme düştüler. Ben de ikiküme düştükleri o dönemde takıma girdim. Sonra Swansea City'den ayrılıp Brighton'a gittim.
 
Ne zaman profesyonel bir futbolcu olmak için okulu bıraktınız? 15 yaşında mı?
- 15, evet. Her zaman hızlıydım, ama hep dekısa boyluydum.Bu arada altyapı seviyesindeki milli takımlarda hiç Galler forması giymedim. Mesela U-15, U-18, U-21 takımlarında oynamadım. A Milli Takım'a ilk kez seçildiğimde 21 yaşındaydım. 15 yaşında Swansea'da stajyer oyuncu olarak başladım. Ama 17 yaşındayken ön çapraz bağımı kopardım. Bunun tedavisiyaklaşık iki yıl sürdü. Sonunda Cambridge'de bir uzmanpatella tendonumun bir kısmını alıp dizimi tamir etti. Altı ay içinde sahaya döndüm, amabu kez de Swansea'nın teknik direktörü John Bond beni transfer listesine koydu. Kulübüm yoktu, ne yapacağımı araştırıyordum. O sırada 2. Lig'de oynayan Brighton'ın teknik direktörü Chris Cattlin'den “Bizimle bir denemeye çık” diye bir telefon geldi. Bu sayede denemeye çıktım ve sözleşme imzaladım. Brighton'da attığım goller sayesinde de eski 1. Lig'e sıçradım. Önce Oxford United'a gittim. İki sezonda da 20'ye yakın gol attığımı sanıyorum. Sonra Derby County'ye transfer oldum. Çünkü Oxford'un sahibi işadamı Robert Maxwell aynı zamanda Derby County'nin sahibiydi. Beni bir milyon Sterlin'e Derby'ye sattı.

 
FORVET OYNAMAYI ARTHUR COX ÖĞRETTİ
 
Kariyerinizdeki o yükselme döneminde en çok hangi antrenörün desteğini gördünüz?
- Derby'de teknik direktör Arthur Cox bana yol gösterdi etti ve nasıl forvet oyuncusu olunacağını öğretti. Bana bir sezonda 20 gol atmayı öğretti. Şöyle dedi: “Her sezon garanti 18 gol atmanı sağlayabilirim.” Nasıl mı? “Yan direkten, üst direkten, kaleciden seken topları her zaman takip et, top düştüğünde vurmak için orada ol. Bunu her seferinde yaparsan, her sezon altı gol atarsın. Kaleci, her aut atışı yaptğında bir kumar oyna ve araya girmeye çalış. Her seferinde bunu yaparsan top sana gelecek. Bunu yaparsanyine bir sezonda altı gol atarsın.” Zaten 12 gole ulaştım. “Sonra kornerler: Top kaleye gittiğinde topa en yakın oyuncu kimdir? Kaleci! Kalecinin hemen yanında durursan top sana gelir. Eğer tetikteysen ve kalecinin etrafındaysan her sezon altı gol de böyle atarsın.” Şimdi 18 golüm oldu. Bakın dahakaleye hiç şut çekmedim bile.
 
Buna ek olarak hiç penaltı yok mu mesela?
- 18 gol oldu: Altı gol seken toplardan, altı gol aut sonrası çarpanlardan ve altı gol de köşe vuruşlarından. Tabii aynı zamanda beni düşürürlerdi. Arthur Cox şöyle derdi“Rakip savunmayı geçtiğinde kimse seni yakalayamaz. Yakın direği veya uzak direği seçip en çabuk şekildekaleye git.” Ben de olabildiğince çabuk kaleye yönelirdim. Tabii öylehızlı koşarken savunmacılar dasize müdahale eder ve penaltı olur. Bu sayede her sezon altı da penaltı yaptırırdım. Oldu mu size 24 gol. Ama hiçbir tüm penaltıları atamazdım, birkaçını kaçırırdım. Teknik direktör Cox'unbana bu yaptığı temel psikolojiydi. Koşabileceğimi biliyordu. Arzulu, istekli olduğumu biliyordu. Gol atmak istediğimi biliyordu. O da beni buna yönlendirdi. Hep“Başka neredengol bulabilirim?”diye düşünürdüm. Her sabah şöyle uyanırdım: “Bugün kaç gol atarım?Savunmanın zaaflarından nasıl daha iyi yararlanırım?” Sonra Arthur Cox benimle savunmalar hakkında da konuşurdu: Hangi savunmacı sağ ayakla müdahale edebilir, hangisi edemez? Sol ayağını kullanabilir mi yoksa kullanamaz mı? Her maçtan önce şunları söylerdi: “Şu savunmacının soluna doğru atak yap. Ya da şu savunmacı uyur, orada şansını dene. Şu savunmacı orta sahaya yumuşak pas verir, onu takip et.” Kısacası benigol konusunda bir yırtıcı hayvana dönüştürdü. Ona çok şey borçluyum.
 
Futbolda şimdiye kadar aldığınız en iyi öneriler bu muydu?
-Evet, kesinlikle.Hep bu konuları düşünmemi sağladı. Derby'ye gelmeden önce de golleratıyordum ama ne yaptığımı bilmiyordum. Arthur Cox bunu fark etmemi sağladı. Bana derdi ki. “Bu yıl gol kralıolacaksın, ben de bunun için bahse gireceğim.” Çok sayıda büyük forvet vardıo zaman: Mesela Gary Lineker. Ama o bu özgüveniverdi bana. Bir tür beyin yıkama gibiydi yaptıkları. “Ligdeki en fit oyuncu olduğunun farkında mısın?Hiç kimse bir maçta senin kadar koşamaz” derdi.Elbette daha fit, daha akıllı oyuncular vardı ligde ama beni da buna inandırırdı. Derby County için attığım gollere bakarsan maçların son beş-on dakikasında çok gol attığımı görürsün. Tesadüf olup olmadığını bilmiyorum. Ama bana verdiği özgüvenle koşardım ve gol atardım.
 
Her sezon için gol hedefiniz neydi?
- Her sezon için hedefim 20 gol atmaktı. Noel zamanı gelip de 10 gole ulaşmadıyam geceleri uyuyamazdım, kafam buna takılırdı hep. Mesela Noel'de yalnızca yedi gold kaldıysam ya bir hat-trick yapmam lazımdı ya da bir maçta iki gol, sonra bir maçta iki gol daha atmam, ki normal ritmimi bulayım. Her sezon garanti yedi maçlık bir golsüzlük dönemimolurdu. Ama bir gol atınca geri dönerdim. İngiltere'de düzenli olarakLig, FA Kupası, Lig Kupası toplam 20 gol attığım sezonlar oldu. Ama 30 gol hedefim hiç olmadı. Normalde 20-25 arası atıyordum. Galiba Galatasaray'dakupa ve lig maçlarında toplam 32 maçta 23 gol attım, ki bu iyi bir oran.
 
Galatasaray'da 32 maç oynadınız, ancak 29'un ilk 11'de başladınız. 21 gol görüyorum...
- Gollerimi çalma benden! Bir yerdeki iki golümü almışsın benden.
 
KARİYERİMDEKİ EN İYİ AN: WEMBLEY'DEKİ KUPA
 

Derby County'den sonrasını sorayım. Niye 1991'de Everton'a veya Nottingham Forrest'a imza atmadınız?
- Derby'nin sahibi Robert Maxwell mali sorunlarla mücadele ediyordu. Beni ve Mark Wright'ı satışa çıkardı. Bir açık artırma gibiydi. Nottingham Forrest bana bir teklifte bulundu: 2.9 milyon Sterlin. Everton da 2,9 milyonluk bir teklif yaptı. Ancak Liverpool'un teknik direktörü Graeme Sounessaradı ve “Başka bir takıma imza atmadan önce bana haber ver mutlaka. Sana bir teklif yapma şansı ver” dedi. O zamanlar Liverpool en iyi takımdı. Ian Rush, John Barnes, Steve Nicol, Jan Molby, Bruce Grobbelaar gibi yıldızlarla doluydu takım. Ayrıcababam 1950'li yıllarda Billy Little, Ronnie Moran, Bob Paisley, Geoff Twentyman ile beraber Liverpool'da oynamıştı. Evdeki gazetelerde Liverpool'u okurdum. Bir takıma gitme şansım varsa bu Liverpool olmalı diye düşündüm.
 
O transfer sürecinde Souness ile yüz yüze görüştünüz mü?
- Evet, tüm teknik direktörlerlegörüştüm. Brian Clough ile, Howard Wilkinson ile, Alex Ferguson ile görüştüm. Sonra Graeme Souness ile Londra'nın dışında, Surrey'deki evinde buluştuk. Yaklaşık 10 dakika konuştuk ve o 10 dakikada sözleşme konusunda anlaştık. Ayrıca Souness'e çok şey borçluyum. O mükemmel bir teknik direktör. Beni Liverpool'a transfer etti, Galatasaray'a transfer etti, sonra Benfica'ya transfer etti. Sonra da beni Blackburn ve Newcastle'a antrenör olarak aldı. Liverpool'a geldiğimde Souness şöyle dedi: “Ligi ikinci bitirmek kimsenin umurunda olmaz. Futbolda sadece kazanan takım önemlidir. Geçmişte hangi takımda oynadığın hiç umurumda değil. Ama Liverpool'u herkes önemser, herkes izler. Herkes Avrupa Kupası'nı mı yoksa Premier Lig'i mi kazanacağımıza bakar. Çıkıp evdeve deplasmanda her maçı kazanmalıyız.  Bu kulüp hep kazanan bir makinedir. Sen de bunun bir parçası olacaksın.” Graeme'in zihniyeti böyleydi: Mutlaka kazanmak ister. Eğer kazanmayı onun kadar istemezseniz buna hiç katlanamaz.

 
Liverpool'daki tek sezonunuzu sorayım. 1991-92'de ocak ayında ligde üçüncüydünüz. Ancak son 5-6 haftada Arsenal ve Mancester Cityde sizi geçti ve ligi altıncı bitirdiniz. Sezon sonuna doğru ne oldu?
- Biliyor musun, tam da hatırlayamıyorum. Graeme takımı yeniden inşa ediyordu. 12 oyuncunun sakat olduğu bir dönem geçirdik. Bunlar genelde topuk sakatlıklarıydı. Ne olduğunu bir türlü çözemediler. Bence Graeme geldikten sonra antrenmanlar değişmişti. Muhtemelen bunun bir etkisi oldu ve bazı oyuncular sakatlandı. Yani hiçbir zaman tam kadro değildik. Mesela Ian Rush ile sezonun ikinci yarısına kadar hiç beraber oynamadım. Hep sakattı. Yine John Barnes altı ay boyunca sakattı. Molby, Steve McMahon, Mark Wright, Michael Thomas, Barry Venison, çok fazla sakatlık yaşadık. Eğer herkes sağlıklı olsaydı, çok daha iyisini yapabilirdik o sezon.
 
Kupada ise durum farklı oldu değil mi?
- Buna karşılık FA Kupası'nı kazandık. Bir oyuncu olarak kariyerimde yaptığım en iyi şeydi bu. İngiltere'de FA Kupası'nı herkes izler, çünkü her takım orada oynayabilir.Pub takımları da oynar, pazar ligi takımları da oynar. Sonra Wembley'de bir kupa finali oynadığımı hayal etmiştim. Yılın en güzel, en sihirli günüdür o. Goller atmıştım ama o güne dek kazandığım ilk kupaydı. 26 yaşındaydım ve hâlâ bir madalyam yoktu. Zor bir yoldan geçerek final çıkmak, FA Kupası'nı Liverpool ile kazanmak ve Wembley'deki tüm taraftarları görmek başına gelen en iyi şeydi.
 
Neden Liverpool'da daha fazla kalmadınız?
- GalibaGraeme transferde tüm parasını bana ve Mark Wright'a harcamıştı. Daha sonra Wright'ın sakatlanmasıylada savunmada sıkıntı çektiğimizi fark etti. O sırada Aston Villa'nın teknik direktörü Ron Atkinson, Graeme'i başka bir oyuncu hakkında aramıştı. Ve konuşurlarken, sanırım Ron şaka olarak “Keşke Saunders'ı alabilsem” demiş ve bir teklif de yapmış. Graeme beni ofisine çağırdı ve dedi ki “Bak, seni satmak istemiyorum ama Atkinson senin için2.5 milyon Sterlin'likbir teklifte bulundu. Savunma oyuncusu almak için paraya ihtiyacım var. Rush'ı da satamam çünkü 31 yaşında ve şu anda onun için iyi para vermezler. Sana kalmış. Gitmek istiyor musun, istemiyor musun?” Teknik direktörünüz gitmenize izin vermeye hazırsa, oradaki günleriniz artık sayılı demektir. Zamanı geldi deyip Atkinson ile konuştum ve o da beniikna etti. Souness daha sonra bana da, karısına da bir hata yaptığını söylemiş. Belki de bu yüzden beni yeniden transfer etti daha sonra. Sonraki yıllarda bir gazeteci Graeme hakkındakötü konuşmam için çok para teklif etti. Kabul etmedim. Gazeteci ona bunu aktarınca Graeme de hep bana güvenmiş.
 
1992-93 sezonunda Aston Villa'daydınız. Premier League'in de ilk sezonuydu…
- Transfer olmadan evvel Sky TV'nin ilk Premier League maçı olan Liverpool-Nottingham Forrest'ta oynadım. Ama lig aynı, şampiyonluk aynı, takımlar aynıydı sadece adını Premier League koymuşlardı. Lighâlâ aynı ligdi. Yine en iyi takımlara, en iyi oyunculara karşı oynuyordunuz.

 
BENİ SOUNESS VE ADNAN POLAT İKNA ETTİ
 
Aston Villa'da geçen üç sezondan sonra 1995 yazında Galatasaray ile anlaştınız. Galatasaray'ın eski yöneticisi Adnan Polat'a da sordum. Sizi İstanbul'a gelmeye ikna eden kişi o muydu?
- Evet. O ve Graeme Souness. O sırada eşim, oğlum Callum'a yedi aylık hamileydi. Hatta oğlum İstanbul'da, International Hospital'da doğdu. Şimdi 24 yaşında, zaman çabuk geçmiş! Her zaman yurtdışında oynamak istemiştim. Aston Villa ile yaptığım sözleşmede yurtdışından tekliflerle ilgilihükümler vardı Üç yıl için ayrı ayrı 2.5 milyon, 2 milyon, 1.5 milyon Sterlin'di transfer bedeli… Galatasaray da beni almak için 1,5 milyonluk bir teklif verdi. Beni Liverpool'dan yollayan Souness, bu kez gelmemi teklif etti. Galatasaray'a gittim ve kulübü çok sevdim.
 
Souness ile yeniden bir araya gelmek nasıldı?
- Sanırım ilk kez Souness'i ilk kez takımı çalıştırırken gördüm. Liverpool'da teknik direktördü ve takımı seyrek olarak çalıştırırdı. Takımı çalıştırma işi yardımcıları Ronnie Moran ve Roy Evans'taydı. Ancak Graeme, Galatasaray'a gittiğinde tercüman ve yardımcı olarak Ahmet (Akçan) vardı. Ahmet harika bir karakterdi. Disiplinli bir polis gibiydi. Herkes ondan korkardı.
 
Antrenmanda bir şeyi kırıp onu kızdırdığınızı duydum...
- Bana şunu dediğini hatırlıyorum, “Dean! Antrenmandan sonra bütün toplara vurmayı kes!” Çünkü saatlerce antrenman sahasında kalıyordum. Florya'da sadece bir antrenman sahası vardı. Top çitin üzerinden, ağaçların üzerinden geçip giderdi. Ve otopu bir daha asla göremezdin. Bağırır dururdu “Dean, dur! Haydi! Toplara vurmayı bırak. "Ben de “Afedersin Ahmet” derdim. Tam da ertesi gün o topun antrenmanda bana doğru geldiğini gördüm. Topabir tane patlattım. Direkt camı indirip pencereden içeri girdi. Topun doğrudan Adnan Sezgin'in ofisine girdiğini gördüm. İlk düşündüğüm şey, “Ah, hayır!” oldu.
 
İstanbul'a gelmeden önce Türk futbolu hakkında bir fikriniz var mıydı?
- Evet, bir fikrim vardı. Açıkçası takımları tanıyordum çünkü tüm ligleri ve her şeyi incelemiştim. Bir sürüşey hatırlıyorum. Sahip olduğumuz kadro muhtemelen Galatasaray'ın sahip olduğu en iyi oyuncu grubuydu. Bunu söylememin sebebi şu: 1996'da İngiltere'de Avrupa Şampiyonası'nı izlediğimde, Galatasaray oyuncularının çoğu milli takımdaydı. Bunun dışında Beşiktaş'taki 10 numara kimdi? Sergen, Alpay, ama geri kalan Galatasaray'dandı. Kaleci Brad Friedel'di. Hayro,geride Bülent, Van Gobbel, Mert, Ufuk, Suat, Tugay, Kubilay Türkyılmaz… Gerçekten çok iyi oyuncularımız vardı ve Tugay en iyi oyuncuydu.
 
Beraber oynadığınız oyuncuları gerçekten beğeniyor muydunuz?
- Onlarla oynadığım için şanslıydım. Gerçekten çok iyi oyuncularımız vardı. Tugay topu yönlendiren oyuncuydu. Suat her yere koşardı, ortalara vurup gol de atardı. Kubilay yetenekli, hızlı, patlayıcıydı. Açıkçası Brad Friedel takımdaki tek gerçek kaleciydi. Friedel değeri az bilinen kalecilerden biriydi. Brad, Premier Lig'in ilk 10 kalecisinden biri olmalıydı. Daha sonra Blackburn'da antrenörlüğünü yaptım. Tugay da oradaydı. Ama Brad'in üç sezonda toplam üç veya dörtten fazla hata yaptığını zannetmiyorum. Galatasaray, Brad Friedel'i doğru zamanda buldu. O da Galatasaray'da iyi işi çıkardı.

 
Tugay, Bülent, Hakan Ünsal, Okan, Ergün ile oynadınız. Bu çekirdek kadro 2000 yılında UEFA Kupası'nı kazandı ve 2002'de de Türkiye'nin Dünya Kupası yarı finaline yükselmesinde rol oynadı. O zamanlar uluslararası sahnede bir şeyler kazanabileceklerini öngörmüş müydünüz?
- Her zaman Türkiye'nin Avrupa Şampiyonası'nda bu kadar başarılı olmasının, Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazanmasının ve daha sonra Dünya Kupası'ndaki başarının sebebinin şu olduğunu düşündüm: O dönemde aynı anda sadece üç yabancı oyuncunun oynamasına izin veriliyordu. Yani aynı anda altı ya da yedi yabancı olduğunu ya da yabancı oyuncular için bir sınır olmadığını düşünün. Belki Küçük Hakan, belki Okan Galatasaray'da oynayamayacaktı. Belki İstanbulspor'a ya da başka bir yere kiralık verilirlerdi. Ama sadece üç yabancı oyuncuya izin verildiği için sezon başında ben vardım, Barry Venison, Mike Marsh vardı. Takımın geri kalanı, aynı genç takımdan gelen Galatasaray oyuncularından oluşuyordu. Galatasaray'da daha fazla yabancı oyuncu olsaydı bu mümkün olmazdı. Yabancı oyuncuların getirdiği kaliteyi ekleyerek genç yeteneklerinizin en üst düzeyde oynamasını sağlamak iyi bir dengedir. Hagi ve Popescu'yu UEFA Kupası'na giden takımda izlediğimi hatırlıyorum.
 
Bugün mesela Premier Lig'de bu tür bir yabancı sınır görmüyoruz. Bunu nasıl açıklarsınız?
- Premier Lig'e gelecek yabancı sayısı sınırlanmadığı sürece, İngiltere Milli Takımı'nın sıkıntı çekeceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Liverpool'da oynadığım dönemde, hemen hemen her İngiltere Milli Takımı oyuncusu Premier Lig'de oynardı. Birkaç yıl sonra çok daha fazla yabancı oyuncun kuralının değişmesiyle, Premier Lig'de çok fazla oyuncumuz kalmadı. İskoçya için de aynı, Kuzey İrlanda için de aynı. Sonunda bu İngiltere'nin de başına gelecek. Yabancı oyuncular Premier Lig'i yukarı taşısa da, bazı İngiliz oyuncular dışarıda kaldı. İngiltere'nin bir maçını hatırlıyorum:İki forvet Peter Crouch ve Jermain Defoe'ydu. İkisi de kulüplerinde sürekli oynamıyordu. Defoe Tottenham'da ve Crouch da Liverpool'da yedekte oturuyordu. İngiltere'nin sürekli oynamayan iki forvetle nasıl Dünya Kupası maçına çıkabileceğini düşündüm. Bu daha önce hiç olmamıştı.
 
Süper Lig'deki mevcut kuralı biliyor musunuz? 14 yabancı oyuncuyla sözleşme yapabilirsiniz. İlk onbirde 11 yabancı oyuncu ve yedekte de üç yabancı hakkınız var.
- Böyle olmasının geçerli sebepleri vardır mutlaka. Ama bu durum, milli takım ve genç yetenekleriniz için nasıl iyi olabilir ki? 16 yaşında genç takım oyuncuları, U-21 oyuncuları nasıl gelişebilir? Gelişemezler. Milli takım sıkıntı çekecek. Türkiye'den çıkan dünya standartlarındaki oyuncuların sayısı azalacak.İngiltere'ye döndüğümden beri hep bunu düşündüm. Galatasaray'ın, Fenerbahçe'nin başarılı olmasının nedenlerinden birinin, ülkedeki yabancıların sayısının kısıtlamalarından dolayı olduğunu düşündüm. En iyi genç oyuncuların oynamasını sağlayabiliyorlardı. Küçük Hakan buna iyi bir örnek. Bu sayede oynama, hata yapma ve gelişme şansını yakaladı. Çünkü başka bir sol bekimiz yoktu. Souness'ınimkânı olsa muhtemelen İngiltere'den birer sağ ve sol bek alıp onlara para öderdi. O zaman Türk oyuncular asla gelişmezdi.
 
Neden daha uzun kalmadınız Galatasaray'da?
- Muhtemelen gelmeminde, daha uzun süre kalmamamın da sebebi Graeme'di. Beni Galatasaray'a o getirdi. Yeni yönetim kurulu seçildiğinde de ayrıldı. Adnan Polat ve genel menajer Adnan Sezgin de ayrılıyordu sanıyorum. Sonra Bosman Kuralı devreye girmişti. Galatasaray ile iki yıllık sözleşmem vardı. Bosman Kuralı'na göre eğer bir yıl daha kalırsam, transferbedeli olmadanayrılacaktım. Adnan Sezgin bana, “Bak, senin için teklifler var. 1,5 milyon Sterlin öneriyorlar.Tam sana ödediğimiz kadar” dedi. Graeme ayrılmıştı, Polat da ayrılmıştı. Ayrıca kızımın sağlığı pek iyi değildi. Yeni bebeğimiz olmuştu. Bir aile olarak konuşup karar verdik. Bence kulüp de doğru şeyi yaptı çünkü bana harcadıkları parayı geri aldılar.Şunu da söylemek istiyorum: Adnan Polat büyük bir şahsiyetti. Galatasaray'a gelmemin en büyük nedenlerinden biri de oydu. Tüm oyuncularla iyi anlaştım. Hepsi harikaydı. Bir gün geri dönüp hepsiyle buluşmam gerekiyor. Belki yeniden bir araya gelebiliriz.
 
TUGAY HARİKA BİR OYUNCUYDU
 
Bir televizyon programında saydığınız en iyi 11'inizi hatırlatayım: Southall – Nicol, McGrath, Wright, Staunton - Giggs, Tugay, Molby, Barnes - Hughes, Rush. Neden Tugay'ı beraber oynadığınız en iyi 11'e aldınız?
- Çünkü harika bir oyuncuydu!Değeri az bilinen bir oyuncuydu. Emin değilim ama sanırım Mark Hughes da onu beraber oynadığı en iyi 11'e koymuştu. Hughes'un Manchester United'da oynadığı iyi oyuncuların sayısınıbir düşünün! Birincisi, Tugay topla oynamanın ustasıydı. Topla her şeyi yapabilirdi. İkincisi futbol beyni de birinci sınıftı. Ve pasları: Doğru koşuyu yaparsam top omzumun üzerinden tam önüme düşerdi. Onunla aynı dalga boyundaydık. Sadece gözlerine bakardım ve ne yapacağımı anlardı. Ben de nereye koşu yapacağımı biliyordum ve o da topu önüme bırakıverirdi. Sonra antrenörlük yaptığımda, onu her gün antrenmanda izledim. Blackburn'de de harikaydı. Herhangi bir Blackburn taraftarından en iyi takımını seçmesini istesen, Tugay'ı mutlaka listeye alır.

 
Futbol beyni birinci sınıf dediniz. Biraz açıklar mısınız?
- Ben Blackburn'de antrenördüm ve Tugay'ın orada olmasının sebebi Souness'ti. Ligde ilk altıdaki takımların herhangi birinde oynayabilirdi. O kadar iyiydi. Dünyada en önemli yer kafanızın içindedir. Ve bu hiçbir zaman değişmez. O ilk iki metre kafanızın içindedir. Yoksa Usain Bolt'u Manchester United'da santrafor oynatabilirdiniz. Oynayamamasının nedeni futbol zekasının ayakları kadar çabuk olmamasıdır. Tugay çabuk değildi. Ama Tugay'ın beyni farklıydı. Blackburn'de bizim takımda Tugay ve Flitcroft vardı. Garry Flitcroft, işinize yarayan düzgün bir oyuncuydu: Formda, her yere koşan, top kesen, pas veren bir orta saha oyuncusu. Her maçta belki 20 kez top keserdi. Tugay ise sadece bir top kesme yapardı. Ama her zaman top onda olurdu. Zaten Tugay çoktan topun olduğu yerdeydi. Top için mücadele etmek yerine, Tugay herkesten iki adım daha hızlı düşünürdü. Oysa Garry rakip oyuncu ile mücadele ederek topu alabilirdi. Tugay'ın topu almasını engel olamazdınız çünkü oyunu çok iyi okuyabiliyordu. Zaten tüm iyi oyuncular, ortalama oyunculardan farklı bir resim görürler sahada.
 
FENERBAHÇE MAÇI SONRASI BİR BAKTIM ANNEM VE BABAM SOYUNMA ODASINDA
 
Size bir de 1996'daki ünlü Türkiye Kupası finalini sorayım. Unutulmaz bir gol attınız. Maçı hatırlıyor musunuz?
-Evet. Aslında, hiç kimse golden ve ilk maçtaki penaltıdan bahsetmez. HerkesGraeme Souness'in sahaya bayrak dikmesini hatırlar, maç da bu yüzden hatırlanır zaten. Çeyrek final ve yarı finalde birkaç çekişmeli maç oynamıştık. Sonra finalin ilk maçını Ali Sami Yen'de oynadık. Penaltıyla 1-0 kazandık. Kötü bir penaltı attım. Kalecinin kollarının altından gitti. Top ayağımdan çıktığı anda “Oh, hayır, kurtardı!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama bir şekilde top altından geçti. Böylece Fenerbahçe deplasmanına 1-0 önde çıktık. Orada Hırvat forvet attı golü, adını hatırlayamıyorum.
 
Aykut Kocaman atmıştı o golü…
- Fenerbahçe kalecisinin adı neydi? Rüştü. Çekişmeli bir maçtı. Gerçekten büyük bir atmosfer olduğunu hatırlıyorum. Danimarkalı savunma oyuncusu Högh, topla çok oynardı. “Ondan bir şey çıkabilir. Ona baskı yapmaya devam edersem bir şekilde ona bir hata yaptırabilirim” diye düşünüyordum. Ama maçta bunu yapamadım.O kadar gergindi maç. Öyle bir atmosfer vardı ki sanki herkes maçı kaybetmekten korkmuş gibiydi. Sonra maç uzatmaya gitti. Soldan bir akın yaptık. Sanırım İlyas'tı. Harika bir orta yaptı! Onu izlediğimi hatırlıyorum ve şunu düşündüm: Eğer biraz geride durursam ve top savunmanın arkasına düşerse… Top savunmanın arkasına düştü ve zıpladı. İzledim, izledim, izledim. “Bekle dedim, hemen vurma”. Ve top bana geldiği anda vurdum. Sağ üst köşeye doğru hafif kesme bir vuruş yaptım. Bazen üst direğin üzerinden gider. Bazen direkten döner. Bukez mükemmel bitirdim. Koşarken maçı kazandığımızı düşündüm. Herkes üstüme atladı. Sanırım 118. dakikaydı. Zaman kalmamıştı. Kazandık. Taraftarlarımızın olduğu tarafa birlikte kutlamaya gittik. Birisi tellerin üzerinden büyük bir bayrak attı. Graeme bayrağı aldı ve orta yuvarlağa koştu. Ve o bayrağı yere dikmeye başladı.
 
Peki bayrağı orta yuvarlağa diktiğinde ne düşündünüz?
- Yanımdan geçerken ona “iyi şanslar” dedim. Graemeteknik direktör olduğunda bir olay olmuştu: “Galiba Fenerbahçe'nin yöneticilerinden biri, “Neden antrenör olarak bu sakatı aldılar?” demişti. Çünkü Graeme daha evvel bir bypass operasyonu geçirmişti. O anda bunu hatırladı. Sanırım bayrağı sahaya dikmesinin sebebi de buydu. Ama düşününce 116. dakikada kazandıktan sonra bayrağı yere dikmek yaraya tuz basmak gibiydi. Etiler'de Graeme ile aynı apartmanda yaşıyorduk. Bu olaydan sonra 24 saat güvenlik koydular kapıya.

 
Galibiyeti nasıl kutladınız?
- Soyunma odasına gittiğimizde, kutlamaya başladık, her yerde şampanya sallayanlar vardı. Herkes bir arada zıplıyordu: O sırada etrafıma bir baktım:Annem ve babam soyunma odasında oturuyor!Maçı izlemek için gelmişlerdi ve bir şekilde babam soyunma odasına girmeyi başarmış. “Ben Saunders'ın babasıyım” demiş olmalı ve onları içeri almışlar. Annem ve babam maçı izleyip beğenmiş olmalı. O zaman oyuncu olarak bunu düşünmüyorsunuz. Ama şimdi geriye baktığımda, mesela oğlumun maçını izlediğimde aklıma geliyor. Beni omaçta izlemek çok hoşlarına gitmiş olmalı.
 
HER FIRSAT BULDUĞUMDA BAKLAVA YİYORUM
 

Türkiye'deki yaşam nasıldı?
- Farklı yerlerde de bulundum ama şunu söyleyeyim: Türk halkı çok açık ve arkadaş canlısı. Türkiye'de herkes bana iyi davrandı. Fenerbahçe taraftarları bile bana iyi davrandı. Orada yaşamaktan gerçekten keyif aldım. Etiler'de Boğaz manzaralı bir villada yaşadım. Kızlarım İngiliz Okulu'na gitti. Ödevlerine yardım ederken okul kitaplarından biraz Tükçe öğrenmeye çalışmıştım. “Merhaba, nasılsın, iyiyim” aklımda kalmış. Çocuklarım için de gerçekten güzel bir deneyim oldu. Orada oynamak için harika bir deneyimdi. Belki bir gün Türkiye'deki takımlardan birinde antrenörlük yaparım. Fırsat gelirse çok isterim.
 
O zamanlar kaç yaşındaydı kızlarınız?
- Sanıyorum Danielle altı ya da yedi yaşındaydı. Louisa iki ya da üç yaşındaydı. Hatta cüzdanımda Louisa'nın İstanbul'daki okul üniformalı fotoğrafı durur.
 
En sevdiğiniz yemekler hangileriydi?
- İlk geldiğimde, tatlıcılardaki tüm baklavalara, tüm pastalara inanamamıştım.10 dakika vitrinde bütün tatlılara bakardık. Açıkçası hangisini yiyeceğiz bilemezdik. Çok fazla tatlı yiyemezdim ama en sevdiğim tatlı şimdi baklava. Fırsat bulduğumda baklava ısmarlıyorum.
 
Başka hangi yemeği beğendiniz?
- Bütün kuzu etli yemekleri seviyorum. Oraya ilk geldiğimde benim için her şey garipti. Ya da farklı diyelim. Sadece bir futbolcu olarak değil, o zaman İstanbul'da yaşayan bir insan olarak gözlerim açıldı. Bazı şeyleri beklemiyordum. Bazı oyuncular maç öncesi yemekte pirinç doldurulmuş biber yerdi. Dolma gibiydi. Yemekler farklıydı, en başta midem biraz ağrıdı. Sonra her şeyi severek ayrıldım. Her şeyi yedim.
 
EN BEĞENDİĞİM OYUNCU LEWANDOWSKI
 
Bir süreantrenörlük de yaptınız değil mi?
- Oyuncu olmak en iyi şey, antrenörlükten daha iyi. Blackburn'de yardımcı antrenördüm, Newcastle'dayine yardımcı antrenördüm. Sonra Wrexham'da teknik direktörlük yaptım gittim. Sonra Doncaster'ın teknik direktörüydüm. Wolverhampton'da teknik direktördüm.En son Chesterfield'ın teknik direktörüydüm. Galler Milli Takımı'nda da John Toshack'ın yardımcısıydım.
 
Şu andada medya işleri yapıyorsunuz değil mi?
- Son iki yıldır televizyon ve radyo işi yapıyorum. Euro 2016'da BBC ile Fransa'ya gittim. Orada yorumcuydum ve Galler gerçekten iyi işçıkarmıştı. Euro'dan sonra BT Sport ve talkSPORT Radio sözleşme teklif etti. Ya stüdyoya ya da stada gidiyorum yayın için. Haftada üç sabah talkSPORT'un ulusal yayınına katılıyorum. Premier League ve tüm oyuncular hakkında yorum yapmak, konuşmak da zevkli. Bir takımı yönetmekten çok daha kolay. Bu virüs ortadan kalktığında ve Premier League yeniden başladığında, talkSPORT için çalışmaya devam edeceğim. Ama pazartesi sabahı işe koyulup tüm hafta boyunca Cumartesi günkü rakibimizi nasıl yeneceğimizi planladığım dönemi özlüyorum doğrusu. İleride antrenörlüğe geri döneceğim.
 
Bugün Premier Lig'nde forvet oynamak, 25 yıl önce olduğundan daha mı zor?
- Bugün top kesme diye bir şey kalmadı. Bu gün Premier Lig'de sertlik yapamazsınız. Artık oyunculara müdahale edemiyorsunuz. Dürüst olmak gerekirse, bazı forvetlere yeterince top gelmiyor. Çok fazla yan pas yapılıyor. Forvetlere ancak topu verirseniz onlar rakip savunmaya sorun çıkarabilir. Ancak genel olarak Premier League mükemmel bir ürün. Dünyanın en iyi oyuncuları burada oynuyor. İngiltere'de ne olduğunu düşünüyorum, Yıllarca savunma oyuncularının gerçekten iyi futbolcu olmadığını, topla oynamaya yatkın olmadığını konuştular. Şimdi rakibi durdurulabilecek pek savunmacı kaldığını söyleyemem.
 
Sizce iyi savunmacı eksikliği mi var?
- Bence çok ileri gittik bu konuda. Eğer bir şey kazanmak istiyorsanız, bir noktada dünyanın en iyi forvetlerine karşı oynamanız gerekecek. Mesela, birkaç sene önceki Şampiyonlar Ligi'ne bakalım: Bayern Münih'le oynadığınızda Lewandowski, Robben ve Ribery'yi durdurabilecek savunmacılarınız var mı? Eğer kazanmak istiyorsanız bu üç oyuncunun gol atmasını durdurmanız gerekir, bu da gerçekten zor. Bugün Salah, Firmino ve Mané'yi durdurmak gibi. Onları nasıl durdurursunuz? İyi savunma oyuncularınız olmalı. Bire birde iyi, akıllı, iyi savunmacılar. Van Dijk bunlara bir örnek. Bence Van Dijkher santraforu durdurabilir. Bu becerilere sahip. Premier Lig'deki bazı savunmacılar ise topla iyi ancak en iyi forvetleri durduracak kapasitede değil.

 
Şimdi en büyük fark nedir? Futbol 25 yıl öncesine göre daha mı hızlı?
- Hayır, zannetmiyorum. Şöyle diyelim “Mesela Lukaku benden daha fazla koşu yapıyor mu? Sence benim kadar alan kaplıyor mu?”Bence hayır. Sadece kendim hakkında konuşmuyorum. Benim kuşağımda oynayan tüm forvetlerden bahsediyorum. Şimdikiler sahada daha çok çalışıyor mu? Daha fazla depar atıyorlar mı? Ben öyle düşünmüyorum. Onlar daha mı fit? Muhtemelen takımlar genel olarak daha fit durumdadır. Bizim dönemde de fizik olarak hazır oyuncular vardı. Şimdi fizik açıdan herkes iyi durumda. Bununla beraber bugün sahalar mükemmel. Yıllar önce oynadığımız bazı sahalardatam şut atarken top ayağınızın üzerinden sıçrardı. Bazı sahalarda pas veremezdiniz. Şimdi dünyanın en iyi sahaları var burada.
 
İngiltere'de ve Avrupa'da beğendiğiniz oyuncularvar mı?
- En beğendiğim oyuncu deseydim şu anda Lewandowski derdim. O harika bir golcü. Yırtıcı bir hayvan gibi. Her türlü golü atıyor. Onu transfer edersen, ne alacağını bilirsin. Sakatlanmazsa sezonda 25 golü garanti eder sana. Üstelik bunların 15 tanesi üç puan getiren goller olur. Ödediğinin karşılığını alırsın. Bunun dışındaGareth Bale'i beğeniyorum. Bir noktada antrenörlüğünü yaptığım için şanslıydım. De Bruyne'yi, Agüero'yu beğeniyorum. Van Dijk harika bir savunmacı. En sevdiğim oyunculardan biri şu anda sakat: Sané. Manchester City'de iyi oyuncular var. Mesela Jesus iyi bir oyuncu, Liverpool'un ilerideki üç oyuncusu çok iyi: Firmino parlak bir dokunuşa ve oyun görüşüne sahip, top kendisine geldiğinde herkesin nerede olduğunu biliyor. Salah zaman zaman durdurulamaz bir oyuncu. Mané de durdurulamaz. Hazard'ı da beğeniyorum.

Son dakika Süper Lig Haberleri FutbolArena'da!

Selen Yakıcı İle Top 5 (16 Kasım 2020)