comScore

Beşiktaş Beşiktaş

Alan Smith FutbolArena'ya konuştu: "Beşiktaş'ın stadı harika"

13 Kasım 2020, Cuma 22:37
Alan Smith FutbolArena'ya konuştu:

Arsenal'in 1987 ile 1995 arasındaki çok başarılı kadrosunun vazgeçilmez ismiydi Alan Smith. Özellikle 1989'da ligin son maçında Liverpool'u yenip mucizevi bir şekilde şampiyon olurken attığı gol bugün bile Arsenal taraftarlarının unutulmazları arasında. Yaklaşık 25 yıldır da saygın bir spor yazarı ve TV yorumcusu. Biz ise onu daha ziyade 1991'de İngiltere formasıyla Türkiye'ye attığı golden ve FIFA video oyunundaki sesinden tanıyoruz. Smith ile Premier Lig'i, Arsenal'i, spor yazarlığını ve eski hocası Gordon Milne'i konuştuk.

FutbolArena - Alan Smith (58) alıştığımız tipte bir eski futbolcu değil. Arsenal'in eski golcüsü kendi yazılarını kendi yazan, yıllardır saygın yorumculuk yapan bir isim. Bunda futbolla eğitimi uzun süre beraber götürmüş olmasının da bir etkisi var elbette. Hatta üç yıl önce yayınlanan son derece akıcı ve samimi otobiyografisini de hiçbir gölge yazara gerek kalmadan yazmış. Smith, İngiltere'de 1987 ile 1995 arasındaki Arsenal kariyeriyle tanındı doğal olarak. O dönemde iki lig şampiyonluğu ve daha bir sürü kupa kazandılar. Ancak Arsenal öncesi dört yıllık Leicester City dönemi onun için çok belirleyici olmuş. Leicester'daki ilk teknik direktörü, daha sonra Beşiktaş'ı başarıdan başarıya koşturacak Gordon Milne'in çok önemli bir yeri var hayatında. Adeta bir bilge adam olmuş onun için. Tabii Smith ve takım arkadaşlarının kariyerini değiştiren 26 Mayıs 1989'daki Liverpool maçını da unutmayalım. Sezonun bu son maçı üzerine kitaplar yazıldı, belgesel çekildi. Deplasmanda iki farklı kazanması gereken Arsenal, Smith'in golüyle öne geçmiş, duraklama dakikalarında da yine onun pası ve Thomas'ın golüyle 2-0 kazanıp gol fazlasıyla 18 yıl aradan sonra şampiyon olmuştu. Alan Smith'ten bununla ilgili anılarını da dinledik.

Uzun yıllardır TV yorumculuğu yapıyorsunuz İngiltere'de. Premier Lig'in şu anki durumuyla başlayabilir miyiz?
- Tuhaf bir sezon başlangıcı oldu. Bunun birkaç sebebi var: Açıkçası, sezon öncesi Covid ile sekteye uğradı ve kısa sürdü. Dolayısıyla, oyuncuların fizik kondisyonu normal sezon başlangıcındaki gibi değildi. Bu yüzden de bazı garip skorlar gördüğümüzü düşünüyorum. Ayrıca maçların seyircisiz oynanması da performansları etkiliyor. Buna hiç şüphe yok. Premier Lig'i çok sürpriz bir takımın kazanacağını sanmıyorum, ama bence tüm sezon bir az daha farklı geçecek. Ama en iyi takımlar yine zirvede bitirecek, sanırım yine Manchester City veya Liverpool'a bakmamız lazım.

90'lı puanlarla, mesela 95 veya 98 puan alan bir şampiyon görür müyüz yine?
- Hayır, Liverpool ve Manchester City'nin kaybettiği puanlar göz önüne alındığında, eşiğin biraz daha aşağıda olabileceğini düşünüyorum. Dediğim gibi, seyirciler yokken ev sahibi avantajının azaldığını düşünüyorum. Zaten daha fazla deplasman galibiyeti görüyoruz. Liverpool ve City'den gördüğümüz tür bir hakimiyetin bu sezon daha zor olacağını düşünüyorum.

Özellikle ilk dört haftadaki gol bolluğuna da şaşırdık. Bunu nasıl açıklarsınız?
- Dediğim gibi, sanırım sezon öncesi hazırlığı, fitness seviyesi ve boş stadyumda oynamak tamamen farklı bir ortam yaratıyor. Bu da oyuncuları etkiliyor. Eskisi gibi adrenalin yok. Mesela arkanda bir rakip varken seni uyaracak bir seyirci yok artık. Bu oyuncular için tamamen farklı bir zorluk yaratıyor. Belki 2-0 geriye düştüğünüzde maça yeniden asılmak için taraftarınızın desteğini alamayacaksınız artık. Ve bence bu, tüm sezon devam edecek. Bekleyip görelim.

Çok çok tuhaf gerçekten. Peki Avrupa kupalarında İngiliz takımlarını nerede görüyorsunuz? Önceki sezon Avrupa finallerinde dört İngiliz takımı vardı. Geçen sezon bu trend aksadı. Şampiyonlar Ligi'nde ve Avrupa Ligi'nde bu sezon ne kadar ileri gidebilirler?
- Çok iyi işler yapabileceklerini düşünüyorum. Belli ki bu sezon da Bayern Münih'i yenmek gerekecek. Ama City'ye bakarsınız, Liverpool ve Manchester United'a bakarsınız, hatta tüm transferleriyle tehlikeli bir takım olan Chelsea'ye bakarsanız İngiliz takımlarının hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Avrupa Ligi'nde de Arsenal ve Tottenham iddialı olabilir. Yani geçen sezon hiçbir İngiliz takımı finale kalamamasına rağmen, bu sezon farklı bir tablo olabilir.

Eski İngiltere 1. Ligi'nde oynadınız. Daha sonra 1992 ile 1995 arasında Premier Lig'de üç sezon oynadınız. 1990'lardaki lig ile bugünün Premier Ligi arasındaki temel farklar neler?
- Artık kulüpler dünyanın en iyi oyuncularını seçebiliyor. Oysa benim oynadığım dönemde çoğunlukla İngiliz oyuncular vardı. Mesela İsveçli Anders Limpar gibi bir veya iki yabancı oyuncu vardı. Ama esas olarak oyuncuları Britanya'dan seçiyordunuz. Şimdi futbol çok küresel bir oyun ve kulüpler dünyanın en iyi oyuncularını alacak paraya sahip. Açıkçası buna göre de standartlar yükseldi ve fiziksel seviye arttı: Oyuncular daha hızlı, daha güçlü çünkü spor bilimi sayesinde çalışma yöntemleri daha iyi. Bilim ilerledikçe insan vücudundan daha fazlasını elde etmek için daha çok çalışılıyor, bu kaçınılmaz bir şey. Bir de eskiye göre zeminler farklı, sezonun hiçbir aşamasında çamurlu saha görmüyoruz artık. Bu sayede çok daha hızlı bir oyun var.

ARKADAN TEKMEYİ YEDİM ÜÇ DİŞİMİ KAYBETTİM

Günümüzde takımların çoğu tek bir forvetle oynuyor, belki yanına kanat forvetler koyuyor. Ama artık çok az takımda çift forvet görüyoruz. Tek forvet olarak oynamanın zor olduğunu düşünüyor musunuz?
- 1994-95 sezonunda Avrupa Kupa Galipleri Kupası' ben tek forvet oynadım. George Graham hafta sonu oynadığımız 4-4-2'den 4-3-3'e geçiyordu. Ben ortada tek oynuyordum. Bu daha zor çünkü sizinle uğraşan iki merkez savunmacı var. Artık iki santraforla oynayan çok fazla takım yok. Geçenlerde Danny Ings ve Che Adams'ın beraber oynadığı Southampton'daydım. Gerçekten tehlikeli bir ikili. Yine de, bugün ilerideki iki forvetten biri kenarlara gidiyor, çünkü dizilişler artık böyle. Ama tek forvet oynamak kesinlikle daha zor. Yine de bazı oyuncular bunu tercih edebiliyor. Yanlarında kimseyi istemiyorlar, kendi başlarına olmayı tercih ediyorlar. Eğer hızlıysanız savunmayı ortadan delebilirsiniz. Ama yine de zor bir iş.

Peki ya pres? Geçenlerde Arsene Wenger adları Leo ve Cristiano olan iki oyuncu dışında her forvet oyuncusunun pres yapması gerektiğini söylüyordu. Bugünün forvet oyuncuları kadar baskı yapıyor muydunuz?
- Biz Arsenal'da yaptığımız presle de tanınıyorduk. George Graham bu konuda çok talepkârdı. Bunu antrenmanda çok sık yapardık. Paul Merson'la iki forvet oynadığımızda ben bir oyuncuya baskı yapıp Merson'a doğru sürerdim. Bizden ileride çok çalışmamız bekleniyordu. Merkez savunmacıya hemen basmanız gerekirdi. Oyuncuyu genelde çizgiden ziyade içeride sıkıştırırdık. Savunmanın ilk hattı olduğumuz için ileride de çok çalışırdık. Kısacası pres hiçbir şekilde yeni bir şey değil. Tabii artık buna daha fazla önem veriliyor.



Kitabınızda bir maçta üç ön dişinizi kaybettiğinizi okudum. Doğru mu?
- Evet. Bu, Steve Bould, Stoke için oynarken oldu. Topu göğsüme aldım ve top fırladı, o da koca bacağını kaldırıp topa vurmaya çalıştı. Top yerine yüzüme tekme attı. Öndeki üç dişim çimlere fırladı. Hepsi kökünden kopmuştu. Daha sonra hastaneye gittim ve dişler yerine yerleştirildi. İronik bir şekilde Boldy, daha sonra Arsenal'deki en iyi arkadaşlarımdan biri oldu.

Amatör futboldan neredeyse doğrudan eski 1. Lig'e sıçradınız. 1980'li yıllarda bu geçişi yapmak daha mı kolaydı?
- Evet, muhtemelen o zaman biraz daha kolaydı çünkü daha önce de söylediğim gibi, bugünlerde bir Premier Lig takımında yer almak rekabet nedeniyle zor. Ancak, özellikle amatör bir takımdan gelip doğrudan birinci takıma girmek yine de pek alışılmış bir durum değildi. Leicester'da ilk yıl 1. Lig'e çıktığımız için, 12 ayda amatör ligden en üst lige sıçramış oldum. Bu büyük bir sıçramaydı. Her şeyi çabuk öğrenmem gerekiyordu.

Amatörden 1. Lig'e bu geçişi yaptığınızda karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?
- Öncelikle, amatör ligde haftada sadece iki kez, salı ve perşembe gecesi antrenman yaparsın. Bu, birdenbire her gün olur. Ama fiziksel farkı hemen görürsünüz. Yani alışmak biraz zaman alıyor. Tabii ki çok daha iyi oyuncularla antrenman yapıyorsunuz. Onlar sayesinde siz de daha iyi oyuncu da oluyorsunuz. Neredeyse tüm yaşam tarzınız değişiyor. Ama 1. ligde oynamak aslında bir hayalin gerçekleşmesiydi. Ve her hafta sonu gazetede fotoğrafını gördüğün isimlere karşı oynamak, onlarla omuz omuza olmak harikaydı!

GORDON MILNE İLE ÇALIŞTIĞIM  İÇİN ÇOK ŞANSLIYDIM

1983 ile 1987 arasında Leicester City'de teknik direktör Gordon Milne ile oldukça yakın olduğunuzu okudum. Sizin için bir tür bilge adam olduğunu hissediyorum. Kariyeriniz için ne kadar önemliydi Milne?
- Çok önemliydi! Gordon çok bilgiliydi. Bill Shankly döneminde Liverpool'da oynayıp lig şampiyonluğu kazanmıştı. O gerçek bir futbolcuydu. Bana çok şey öğretti. İlk teknik direktörüm olduğu için çok şanslıydım. Şanslıydım çünkü selefi Jock Wallace beni aldıktan birkaç hafta içinde ayrıldı. Yeni teknik direktörün beni isteyeceğinden endişeliydim çünkü onun aldığı bir oyuncu değildim ama Gordon, kadrodaki pek çok İskoç oyuncuyu yolladı ve onların yerine beni koydu, bana güvendi. Northampton Town'a karşı hazırlık maçında bir hat-trick yaptım ve sezonun ilk lig maçına da ilk 11'de başladım. Onun yıllar sonra yine antrenörlük yaptığı dönemde The Daily Telegraph gazetesi için röportaj yapmaya gittim. Eski dostum Ian Wilson da yardımcısıydı.

Türkiye'ye milli maç için de gittiniz yanılmıyorsam?
- Evet. İstanbul'da değil, İzmir'de oynadım İngiltere'yle. Sanırım o maçı kazandık. O gün aslında büyük bir kalabalık yoktu ama tribünde olaylar çıkmıştı. Sonra 1991'de Wembley'de de Türkiye'ye karşı oynadım ve milli takımdaki iki golümden birini attım, Avrupa Şampiyonası elemeleriydi. 1-0 kazandık. Bir kafa golüydu bu.

Stuart Pearce'ın o maçtaki ortasını çok iyi hatırlıyorum…
- David Platt ile kafayı vurabilmek için mücadele ediyordum. Ancak Türkiye ikinci yarıda iyi oynamıştı. Bu yüzden 1-0 kazanmış olsak da maç sonunda yuhalandık. Ama ülkem için gol atmak benim için büyük bir onurdu.

Arsenal ile sözleşme imzalarken bile menajeriniz yokmuş. Hiç olmadı mı?
- Oh hayır. Asla düzenli bir menajerim olmadı. Düzenli çalışacak kadar iyi biriyle asla anlaşamadım. Sanırım bir menajerim olsa mali konularda bana yardımı olurdu. Ama hiç olmadı. Bugün de hâlâ bir menajerim yok. Yani bu günlerde kimse menajersiz yapamıyor bilirsiniz, 13, 14 yaşındaki çocukların bile menajeri var, çok farklı.



Gary Lineker ile üç sezon beraber oynadınız Leicester'da. Sanırım sahada da çok iyi anlaşıyordunuz. Saha dışında ne kadar yakındınız?
- Evet yakındık. Karımla ve Gary'nin kız arkadaşı Michelle ile yemek için dışarı çıkardık. Sahada ise bu ortaklığı geliştirmek için çok fazla pratik yapmamıza gerek yoktu. Kendiliğinden gelişti. Üç yıl boyunca da gayet iyiydi. Kanatta oynayan Steve Lynex ile beraber güçlü bir ileri üçümüz vardı. Gary gollerin çoğunu atardı. Güzel günlerdi. Gary'i şu aralar pek görmüyorum. Kitabımı yazarken görüşmüştük. Çünkü o maçlara da pek gitmiyor, ona sık rastlamıyorum.

ARSENAL'DA HEPİMİZİN KARİYERİ O LIVERPOOL MAÇIYLA DEĞİŞTİ

George Graham'ın Arsenal'ine geçelim. Arsenal için mükemmel bir dönemdi. Şampiyonluk için 18 yıldır bekliyordu takım. 1989'un mayıs ayındaki o meşhur Liverpool maçından önce nasıl hissediyordunuz? Gergin miydiniz?
- Pek değil, çünkü kimse bizi kale almıyordu. Kimse o gün iki golle kazanacağımızı düşünmüyordu. Oraya favori olarak gitmedik, üzerimizde gerçek bir baskı yoktu. Sadece gidip şansımızı bir deneyelim dedik. Bizim tavrımız buydu. Sanırım Liverpool oyuncuları bizden daha gergindi. Açıkçası kendi taraftarlarının önündeydiler ve önceki hafta FA Kupası'nı kazanmışlardı, çifte kupa alabilirlerdi. Ayrıca Hillsborough faciası henüz olmuştu ve bu onları çok kötü etkilemişti. Bir sürü cenazeye gittiler. Biz orada sadece 'En iyimizi yapalım ve neler olacağını görelim' diye düşünmüştük.

Teknik direktör George Graham yanılmıyorsam, o gün oldukça rahatmış. Bir şekilde sonuçtan emin miydi?
- Kendinden çok emin görünüyordu, bu sayede bize de güven telkin etti. Rol mü yapıyordu bilmiyorum ama aslında 3-0 kazanacağımızı düşünüyordu. Gol atmaktan ziyade yememek üzerine odaklanmıştı. Bir gol yeseydik bunu çıkarmak imkansız olurdu, çünkü üç tane atmamız gerekecekti. Bunu çok iyi düşünmüştü. Takım konuşması da harikaydı.

O galibiyet ve şampiyonluk Arsenal'deki durumu ve sizin kariyerinizi değiştirdi mi?
- Sanırım o gece orada olan herkesin kariyerini değiştirdi. Sonraki yıllarda ne olursa olsun, her zaman kariyerimizin en dramatik anı olacaktı. Elbette, şampiyon olmak her futbolcu için çok şey ifade ediyor çünkü uzun ve zorlu bir sezonda nihai sınav. Arsenal için 18 yıl sonra ilk şampiyonluktu. Böylece Arsenal tekrar büyükler arasına girdi. İki yıl sonra bir kez daha şampiyon olduk. Ve bence, daha sonra Arsene Wenger'in başardıklarının da temeli atıldı. Çoğu o dönemden yetişen oyunculardı. Wenger, üzerine inşa edeceği bir temel buldu. Sonra da Bergkamp, Vieira, Henry gibi oyuncular geldi, ama eski geri dörtlü takım için hâlâ çok önemliydi.



İngiliz takımlarının çoğu için bir sıkıntı vardı. 1985'te beş yıllığına Avrupa'dan men edilmişlerdi. Bu yasağın İngiliz takımlarına nasıl bir etkisi oldu?
- Evet, zordu. Açıkçası, 1989'da şampiyonluğu kazandığımızda biz de Avrupa Kupası'nda oynayamadık, halbuki oynamayı çok isterdik. Mesela ondan birkaç yıl önce de Everton şampiyon olduğunda katılamamıştı. Ama holiganlık konusunda o kadar kötü bir üne sahiptik ki böyle cezalandırıldık. 1991'de tekrar şampiyon olunca bu sefer Avrupa'da oynayabildik.

O zaman da sanırım Avrupa takımlarına karşı oynamaya hazır değildiniz, 1991-92 sezonunda Benfica sizi sürpriz bir şekilde elemişti…
- Evet biliyorum. Deplasmanda iyi bir sonuç aldık. Rövanşta durum 1-1'ken gerçekten çok kötü bir kontratak golü yedik. Fazla açık oynamıştık. Gol fırsatı bulduk, boş bir pozisyonda ben kaçırdım. Tony Adams da kaçırdı. Belki de bu yüzden iki sezon sonra George Graham, Kupa Galipleri Kupası'nda taktiği 4-3-3'e değiştirdi. Benfica'yı elemeliydik, Avrupa'da fazla oynamadığımız için biraz kırılgandık.

Ocak 1995'te Millwall maçında kötü bir sakatlık geçirdiniz ve futbolu bırakmak zorunda kaldınız. Bununla nasıl başa çıktınız?
- Futbolu bırakmam gerektiğini duyduğumda, zordu çünkü bildiğim tek şey buydu. 13 yıldır profesyoneldim ve bu benim hayatımdı. Üstelik genç bir ailem vardı. O anda “Şimdi ne yapacağım” diye düşünüyorsunuz. Bugün, en azından üst düzey futbolcular mali sıkıntı yaşamaz. Ama ben çalışmaya devam etmeliydim. Ama bence futboldan emekli olmanın en kötü yanı, seyircinin sesini ya da gol atmayı o kadar özlemek değildi. Ben takım arkadaşlarımı özledim çünkü her gün antrenmana gitmek, onlarla gülmek, sevdiğiniz oyunu oynamak harika  bir şeydir. Soyunma odasına girersin, duş alırsın, bir şeyler yersin ve her zaman gülersin. Bu birden bıçak gibi kesildi. Tamamen! Siz bir uçurumdan düşüyorsunuz ve eski takım arkadaşlarınız da sonraki sezonun ilk maçına çıkıyor. Sen de evde oturup hayatının geri kalanında ne yapacağını düşünüyorsun. En zor şey buydu. Muhtemelen çoğu futbolcu da o arkadaş çevresini kaybetmenin en zor şey olduğunu söyleyecektir.



YAZI YAZMAYI HEP İSTEDİM YAZILARIMI KENDİM YAZDIM

Son olarak, medya kariyerinizden bahsedelim. Daily Telegraph gazetesi için yazmaya nasıl başladınız?
- İlk yılımda Evening Standard gazetesi için makaleler yazmaya başladım. O zamanlar baş futbol yazarı Michael Hart'ı tanıyordum! Benden yazı yazmamı istedi ve o yazılar yayınlandı. Sonra da The Telegraph bunları gördü ve futbol baş yazarı Henry Winter beni aradı ve her Pazartesi onlar için bir yazı yazmamı teklif etti. Hiç tecrübem olmadan bir yıl içinde Telegraph büyüklüğünde bir gazetede yazabilmek harikaydı. Daha sonra üzerine koyarak yazı konusunda kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim.

Kendi başınıza mı yazdınız hep?
- Evet evet evet. Kendi işimi hep kendim gördüm. Çok fazla değiştirmeye gerek kalmıyordu. Sanırım yazım fena değildi. Futbol oynarken hep yazmaya başlamak istediğimi düşünürdüm. Lise bitirme sınavlarını geçmiştim, üniversitede üç yıl okumuştum. İyi bir eğitim almıştım. Bu sebeple yazmaya başlamayı çok istedim.

2000 yılında Kopenhag'daki UEFA Kupası finalinde bir tür sorun yaşadığınızı okudum...
- Evet doğru. Birkaç yıl önce galibiyet golünü attığım Parken Stadyumu'ndaydı final. Daily Telegraph için yazıyordum yine. Galatasaray'a karşı gerçekten sıkıcı bir maç oynamıştı Arsenal. Sonunda penaltılara gitti. Yazımı yollamaya çalıştım maçtan sonra ama internet bağlantım gitti. Dizlerimin üstünde, bazı gazetecilerin ayaklarının altında kablomu takmaya çalışıyordum. Aynı stadyumda gol atmaktan oldukça farklıydı. Sonunda yazı gitti. Yurtdışındaysanız ve yazınızı gönderemiyorsanız bu gerçekten stresli bir şeydir.

Peki ya TV yorumculuğu? Ona nasıl başladınız?
- En başından Sky TV ekibine dahil oldum, çünkü daha Arsenal'dayken bazı stüdyo programlarına katılmıştım. Ardından Sky ile hep bir ilişkim oldu ve zaman zaman konuk oldum. Sonra yöneticilerden Tony Mills yorum yapmaktan hoşlanıp hoşlanmadığımı sordu. Ben anlık olarak “Hayır, buna uygun olacağımı sanmıyorum” dedim. Ama bir fırsat buldum ve o zamandan beri bu işi yapıyorum. Bundan çok memnunum çünkü beni birçok ülkeye götüren harika bir iş, tıpkı gazete işimdeki gibi. Birkaç Şampiyonlar Ligi finali yorumladım, Avrupa Şampiyonası'na gittim. Birçok stada gidip harika maçlar izledim.



Daha sonra eski takım arkadaşlarınızla herhangi bir sorun yaşadınız mı?
- Arsenal'i 2003'te Old Trafford'da Martin Keown ile Ruud Van Nistelrooy kavga ettiklerinde eleştirmiştim. O gün Sky TV stüdyosundaydım. Aklımdakini söyledim, Arsenal'in yanlış yaptığını, çizgiyi aştıklarını söyledim ve bundan pek memnun kalmadılar. O zamanlar Arsenal dergisi için her ay bir oyuncuyla röportaj yapıyordum. O bitti mesela. Daily Telgraph'ta da eski kulübümü de eleştiren bir yazı yazdım. Bence medya tarafında bir kariyer yapacaksanız, dürüst olmalısınız. Kendinizi tutamazsınız, aklınızdakini söylemelisiniz. Ben de öyle yaptım.

Otobiyografiniz de son derece akıcı ve samimi yazılmış. Üstelik birçok eski futbolcudan farklı olarak bir gölge yazarınız yok…
- Hayır, her zaman kendim yazdım. Yani, bunu kendi sözlerimle yapmak istediğim için bir gölge yazar kullanmak aptalca olurdu. Bence bu şekilde yaptığınızda daha gerçekçi olur, çünkü yazarın sanki konuştuğunu duyabilirsiniz. Böyle yaptığım için de memnunum. Kendi başıma yazabilmek güzel bir şey. Kaç eski oyuncunun bunu yapabildiğinden emin değilim. Bir veya ikidir, ama çok fazla değil.

Kitapta özellikle Leicester'ın teknik direktörüyle pazarlık yapmanızdan sonra babanızın tepkisine çok güldüm…
- Evet. Teknik direktör Jock Wallace Glasgow'luydu. Koyu bir İskoç aksanını vardı. Bize ne kadar kazanacağımı söyledi. Bir pazarlık oldu ama babam tek kelimesini bile anlamadı. Dışarı çıktık ve ne kadar alacağımı ona ben söylemek zorunda kaldım.

12 YAŞINDAKİLER BENİ FIFA OYUNUNDAN TANIYOR

Son olarak video oyunu FIFA'ya gelelim. Ben iyi bir oyuncu değilim ama sizi buradan tanıyanlar çok. 2011'de nasıl başladınız FIFA oyununda yorum yapmaya?
- Aslında, FIFA oyununda Martin Tyler ile çalışan Andy Gray'den görevi devraldım. Andy, Sky'dan kovuldu ve EA Sports da onu bırakmaya karar Verdi. Ben de denemelere katıldım. Sky'da tanıdık bir sesim olduğum için işi aldım. Bunu dokuz yıl boyunca yaptım. Artık yapmıyorum, yani FIFA 2021'de yokum. Ama bunu Martin ile beraber yaparken harika zaman geçirdim. Birden bire, oyunculuk dönemimi asla bilemeyecek gençler, 12 yaşındakiler sürekli beni dinledikleri için tanışmaya gelirlerdi. Buna parçası olmak harikaydı.

Normalde FIFA oyununda yorumculuk nasıldı?
- Önceki yılın Kasım, Aralık aylarında kayıt yapmaya başlarsınız. Bir stüdyoda birlikte bir kayıt kabininde oturursunuz. 10-12 gün sürebilir bu. Size tarif etmenizi istedikleri çeşitli senaryolar sunarlar. Hepsi sizin hayal gücünüze dayanıyor ve kelimeler önemli hale geliyor. Şunu derlerdi bize: “Direğin üzerinden giden ve 20 metreden atılan bir serbest vuruşun altı farklı versiyonunu bize verebilir misiniz?” Çeşitlendirmek için her zaman farklı kelimeler kullanmalısın. Her zaman daha önce kaydettiklerimiz vardı, bunlara yeni şeyler ekliyorduk. Bu dokuz yıl boyunca çok geniş bir yorum kütüphanesi oluşturduk. Aslında oldukça yorucu. Bilirsin, birkaç saat sonra beynin biraz allak bullak olur. Ama harika bir iştir. Hep tetikte kalmanızı sağlar. Yani ikimiz de buna dahil olmaktan dolayı gerçekten çok memnunduk.

BEŞİKTAŞ'IN STADI HARİKA İSTANBUL BÜYÜLEYİCİ

Geçen yıl Süper Kupa maçı için Beşiktaş'ın stadına gittim. Liverpool-Chelsea maçıydı. Harika bir stadyum, harika bir yer. Boğazın hemen yanı güzel bir konum değil mi! Bunun dışında yaklaşık dört yıl önce ailecek Bodrum'a gittik. Orada çok güzel zaman geçirdik. Daha önce ailece gitmemiştik. Ama İstanbul'a birçok kez iş için gittim. Dediğim gibi Süper Kupa için gittim. Ve Fenerbahçe'nin Arsenal ile oynadığı maç için. İstanbul'a gitmekten her zaman zevk aldım. İnsanlar futbol konusunda çok tutkulu. Bu yüzden her zaman gidilecek çok hareketli bir yer olmuştur. İstanbul büyüleyici, güzel bir şehir. Orada hep güzel zaman geçirdim.

Röportaj: Alp Ulagay

Mert Nobre: "Atatürk sadece Türkiye değil dünya lideri"